Prof. Dr. Aktay yazdı: Bazı felsefi tartışmaları anlamanın yolu ilahiyattan geçiyor

Gazeteci ve yazar Prof. Dr. Yasin Aktay, kaleme aldığı köşe yazısında dil ve müzik arasındaki bağlantı ile kökenine yönelik tartışmaları değerlendirdi. Dil ve müzik arasındaki karşılaştırmada ise ikisinin ses olduğu vurgulayan Aktay, dilin başkasına yönelimli, müziğin ise kendisine yönelimli olduğunu ifade etti. Adorno, Kaufmann ve Heidegger gibi düşünürlerin konuya ilişkin değerlendirme ve tartışmalarını yorumlayan Aktay, "Bazı felsefi tartışmaları daha iyi anlamanın yolu ilahiyattan geçiyor. Tabi ki bizde zaman zaman nükseden ilahiyatı felsefeden arındırmaya dönük hevese prim üreten bir yol olmadığını söylememiz gereksiz" diye yazdı.

Genel 05.12.2022, 23:03 05.12.2022, 23:20
Prof. Dr. Aktay yazdı: Bazı felsefi tartışmaları anlamanın yolu ilahiyattan geçiyor

Ekran Haber'in edindiği bilgiye göre, Gazeteci ve yazar Prof. Dr. Yasin Aktay, "Müzik ve dilin tabiatı ve kökenine dair" başlıklı yazısında dil ve müzik arasındaki bağlantı ile kökenine değindi. Dilin nesneleri, varolan şeyleri adlı adınca isimlendirme kapasitesi ve yatkınlığı konusunda yapılan tartışmaların bir noktadan sonra o dil adına belli bir milliyetçiliğin konusu olduğuna vurgu yapan Aktay, Adorno, Kaufmann ve Heidegger gibi düşünürlerin konuya ilişkin düşüncelerini örneklendirdi. Dil ve müzik arasındaki karşılaştırmada ise ikisinin ses olduğu vurgulayan Aktay, "Dil bir ses olarak kendisinden başkasına yönelimlidir. Kendisinden başkasını ifade eder, onu çağırır, ona gönderme yapar; burada olmayan, şimdi bulunmayan bir şeye. Oysa Müzik bir ses olarak, notalar dizimi olarak, kendi anlamına bizzat kendisi sahiptir ve hiçbir yere yönlendirmez, burada ve şimdi kendini temsil eder" diye yazdı.

Aktay'ın köşe yazısı şu şekilde:

Dilin nesneleri, varolan şeyleri adlı adınca isimlendirme kapasitesi, yatkınlığı konusunda yapılan tartışmalar bir noktadan sonra o dil adına belli bir milliyetçiliğin konusu olur. Almanlar kendi dillerinin bu vasfa daha fazla sahip olduğunda iddia sahibi olsalar da çok iyi bir Alman olarak filozof Martin Heidegger dilin bu özelliğine en fazla sahip olanın eski Yunanca olduğunu söyler. Bir Logos olarak dil, aslından uzaklaşmadan, insan varoluşunun en sahih haliyle kendini bulduğu dil olarak Yunanca yoğun güzellemeler konu olur Heidegger’de.

Aslında belki dillerin tamamında bu logos özelliği şu veya bu şekilde vardır. İbranice için de mesela güçlü vurgularla ve örneklemelerle sıkça yapılmaktadır. Arapçanın dil olarak fonetiği ile gerçeklik arasındaki mütekabiliyetin neredeyse birebir olduğuna ve asla tesadüfi olmadığına dair çok geniş bir literatür vardır. Bundan hareketle kesinlikle diyebiliriz ki, Heidegger Arapça biliyor olsaydı bu özelliği göreceği en iyi dil olarak Yunancada fazla oyalanmazdı. Bu da belki bir nasip işidir. Arapça kelime olarak kendisi bile gerçekliği en iyi tabir etmekten gelir ve harf harf, kelime kelime gerçekliği fonetik düzeyden başlayarak ibare eden bir dil.

Oysa Heidegger bütün diller arasında sadece eski Yunancanın logos olduğunu söyleyecektir, çünkü onun ifadeleriyle tanrıların isimlendirmesine en yakın olan o dildir. Dilin yapısı ile gerçeklik arasındaki mutabakat gücü, dili logos kılan özelliğidir. Bu dil her şeyin asıl gerçek bilgisine sahip Tanrı’nın Adem’e öğrettiği isimlerle oluşmuştur. O yüzden cennetin dili bizatihi hakikattir, anlamın tahakkuk ettiği dildir. O dilde anlam ertelenmemiş ve ötelenmemiş, sohbette “huzur” halindedir.

T. Adorno’nun Yahudi teolojisindeki “Tanrı’nın Adı” konusunu tartıştığı makalesinde David Kaufmann tam da Cennet’te geçerli olan dil düzeyinde hakikatin nesnenin öz temsili olduğunu, onun kendini açığa vuruşu olduğunu söyler. Buna göre hakikat, şeylerin yalın varlığı olarak, Âdem’e özgüdür ve Âdem’in adlandırma pratiğiyle bağlantılıdır. Aynı şekilde Walter Benjamin için de “... cennet, sözcüklerin iletişimsel anlamı ile henüz mücadele etme gereğinin olmadığı bir durumdur. Adlandırma ediminde fikirler yönelim olmaksızın sergilenir... bütün özler, yalnızca görüngülerden değil, özellikle birbirlerinden tam ve eksiksiz bir bağımsızlık içinde var olurlar”.

Dil, yaşadığımız faniler dünyasında tabiatı itibariyle burada olmayan şeylere yönelimli hale gelir. Biz konuşurken kullandığımız sözcüklerde veya cümlelerde o an yanımızda hazır olmayan başka yerlerde ve zamanlarda olup biten şeyleri anlatırız yani. Böylece isim ile müsemma arasındaki bağ cennetten uzaklaşma ölçüsünde birbirinden kopar, uzaklaşır.

Kaufmann, Adorno’nun bu tema üzerindeki duruşunu kendi Yahudi teolojisini felsefeye taşımasının en çarpıcı örneklerinden biri olarak ele alır. Tanrı’nın Adı’nı anmaya dair Yahudi teolojisinde bir kısıtlama vardır. Bu kısıtlama kendilerine bu ismin zaten hiç verilmediği midir, yoksa Tanrı adını uluorta anmayarak Tanrıya gösterilmesi gereken bir saygı adına mıdır? Yahudi ilahiyat geleneğinde bu soru elbette bir hayli tartışılmıştır. Ancak Ad’ı anma üzerindeki kısıtlama ile dil ve gerçeklik arasındaki ilişki üzerine yürütülen felsefe arasında ciddi bir bağın olduğunu söyler Kaufmann. Bu da aslında Yahudi teolojisinin dil felsefesi üzerindeki doğrudan etkisi olarak ele alınabilir.

 Hatta Adorno’nun müzik ile dil arasındaki meşhur karşılaştırmaları da Tanrı’nın Adı’na dolaylı bir yaklaşım çabasının bir ifadesi olarak alınır. Dil bir ses olarak kendisinden başkasına yönelimlidir. Kendisinden başkasını ifade eder, onu çağırır, ona gönderme yapar; burada olmayan, şimdi bulunmayan bir şeye. Oysa Müzik bir ses olarak, notalar dizimi olarak, kendi anlamına bizzat kendisi sahiptir ve hiçbir yere yönlendirmez, burada ve şimdi kendini temsil eder.

“Müziğin dili, yönelmişliğin dilinden oldukça farklıdır. Onun teolojik bir boyutu vardır. Söylemesi gerekeni, eşzamanlı olarak açığa vurur ve gizler. İdesi, şekil verilmiş tanrısal Ad’dır. Mitten arındırılmış, etkili büyüden kurtulmuş duadır. Anlamları iletmeye değil, Ad’ı canlandırmaya yönelik, her zamanki gibi başarısızlığa yazgılı insani çabadır.”

“Yönelimsel dil mutlağı dolayımlamak ister; oysa mutlak her özgül yönelimde dilden kaçar, özgül yönelimlerin her birini ardında bırakır çünkü tek tek her biri sınırlıdır. Müzik, mutlak olanı hemen bulur, ama keşif anında kararır, tıpkı çok güçlü ışığın insanın gözlerini kamaştırması, çok iyi görülebilecek şeyleri görmeyi engellemesi gibi… Müzikle yönelimler kırılıp parçalanır, kendi kuvvetlerinin etkisiyle dört bir yana dağılır ve Ad’ın düzenlenişinde yeniden bir araya gelir” (Adorno, Müzik ve Dil, Cogito sayı 36, 2003).

Kauffmann, Adorno üzerinde bu değerlendirmelerinden sonra tam da felsefede hermenötikten postyapısalcılığa, metafizik karşıtlığına kadar bütün tartışmalarda bu reddedilenin aslında Ad (Tanrı’nın Adı) olduğunu söyleyecektir. Adı anmaya karşı bu duyarlılığın doğrudan Yahudi teolojik hassasiyetiyle ilgisi vardır. Metafiziğin, nesnelciliğin, sözmerkezciliğin felsefi dil ve söylemdeki reddedilmesi ile Yahudilikteki Tanrının Adı’na dair kısıtlamanınsa birbiriyle bir koşutluk içinde olduğunu da ekleyecektir.

“Felsefe, Ad’a –tümel ile tikel arasında gelecekteki o uzlaşmaya– doğru, o uzlaşmanın henüz gerçekleştiğini yadsıyarak, sözcük ile şeyin, tümel ile tikelin örtüştüğü şeklindeki ideolojik iddiayı yalanlayarak yaklaşır. Demek ki, felsefe, Ad’ı söylemeyi reddetmede, Yahudilikle koşutluk içindedir. Yasağı yalnızca bir ret sorunu olarak görürsek, felsefe ile Yahudilik arasındaki analojininyanlış olduğunu öne sürebiliriz. Yahudiler Ad’dan kutsallığını ihlal etmek istemedikleri için söz etmezler; felsefe ise addan henüz yeterli olmadığı için, henüz Ad olmadığı için söz etmez” (Kaufmann, 2003: Adorno ve Tanrının Adı, Cogito Adorno: Kitle, Melankoli, Felsefe özel sayı 36. ss. 170-183).

Demek ki neymiş? Bazı felsefi tartışmaları daha iyi anlamanın yolu ilahiyattan geçiyor. Tabi ki bizde zaman zaman nükseden ilahiyatı felsefeden arındırmaya dönük hevese prim üreten bir yol olmadığını söylememiz gereksiz.

banner2
Yorumlar (0)