25.09.2021, 14:07

Kendi İçimize Yolculuk

“Her seyahatle insan, kendinden yine kendine varır”

“Tebdîl-i mekanda ferahlık vardır” deriz. Seyahat; ilk bakışta değişik yerleri, değişik insanları görmek olarak algılansa da gerçek anlamda kişinin çeşitli esma tezahürleriyle yüzleşme fırsatı yakalamasıdır.

Gidilen her mekan, görülen her insan; bizde mevcut olduğu halde o güne kadar farkına varamadığımız, kapalı olduğumuz, kendimize uzak saydığımız, belki de hiç görmek istemediğimiz yanlarımızın açığa çıkışına yardımcı unsurlar olarak karşımıza gelirler. Bu yanıyla aslında her seyahat; kendi iç dünyamıza tutulan bir aynadır.

Her seyahat; beynimizin kapalı devrelerini yine beynin en rahat ve en keyifli biçimde kullandığı, insanoğlunun en kolay kavrama ve öğrenme aracı olan “görsellik” ile mevcut veri tabanını yenileme, değişim ve dönüşümü tecrübe etme vesilesidir.

Mekanların ve insanların enerjisi, bastırılan duyguları, görülmeyen yargıları, saklanan ilgi ve nefretleri hızla açığa çıkarır. Kişi; bazen bu sahnelerde beşeriyetine teslim olup öfke, hırs, kaygı girdaplarına düşerken, bazen de bulunduğu vadiden yaylalara yükselme, ufukları daha yüksekten seyretme şansına kavuşur! Çünkü kişinin bilinçdışının oldukça hızlı ve çıplak olarak açığa çıktığı üç hal; “yemek”, “yol arkadaşlığı” ve “alışveriş”in üçünün birlikte yaşandığı yegâne durum seyahatte bulunur.

Asıl seyahat; mekana ve insana seyahatten öte; açığa çıkmış bilgi ve düşüncelere doğru yargısız, perdesiz, hesapsız yol almaktır. Seyahatten asıl murat; yanında valiz taşırcasına eski bilgileri ve bakış açılarını her yere gezdirmek değil; sahip olunanların bazılarını gidilen, görülen yerlerde çöpe atmak, eskileri yenisi ile değiştirmektir…

Her ne kadar birbirinin yerine ve yakın anlamda kullanılsa da esasen seyyah ve turist kelimeleri farklı anlamlar barındırır. Seyyah olmak farklıdır. Turist, kendine sunulanı görür, yaşar, öğrenir; oysa seyyah kendi görmek istediklerini görür, keşfeder, arzuladığı şeyleri yaşar. Kimseye tâbi değildir. Seyyah, gördüklerini, yaşadıklarını biriktirir. Bir kez gider, binlerce kez yaşar. 
Seyahat etmek, tecrübe kazandıkça daha zevkli hâle gelir; korkular azalır, bir süre sonra yerini eğlenceye bırakır.

Yeryüzünde en zor işlerden biri, insanın “kendini tanıması”dır. Pek çok din ve öğretinin temelinde yatan, tapınak girişlerine yazılan, mistik tekamül sistemlerinin birinci kuralı ve emri budur: “Kendini tanı!” Oysa bu, kendi başına halledilmesi çok kolay bir mesele değildir. 

Bu yolculuk hayat boyu sürer ve biz yolculuk boyunca çeşitli “ayna”lara ihtiyaç duyarız. Bu ayna bazen bir dost, bazen bir üstad, bazen de yol arkadaşlarımızdır. İnsan, deneyimlerin içinden geçer, yaşadıklarının ve tanıdıklarının aynasında kendine yeniden bakar. Her tecrübede, aynada yeni bir “ben” görür. Bu, sürekli değişmekten ve yeni bir kalıba girmekten ziyade, kişinin katman katman kendi benliğini keşfetmesi demektir.

Kişi, her bir yolculukta, her bir yoldaşla, her bir sınavda kendi benliğini kat kat soyar, kendinin bile bilmediği dehlizlerine yolculuk yapar. 

Simurg hikâyesindeki kuşlar gibi, uçuşumuz, seferimiz aslında kendimizedir. Kendi içimizdeki mikro âlemi keşfetmeye yarar seyahatler. Yakın çevremizden başlayabiliriz. Bulunduğumuz şehirde hatta semtte bile henüz görmediğimiz, keşfetmediğimiz tarihi, kültürel, mistik mekanlar vardır. Bunlardan başlayıp ilgi alanlarımıza göre yakından uzağa rotalar oluşturarak, hem dış âlemi hem iç âlemimizi tanımaya başlayabiliriz. Bu konuda sınırlı imkanlarla ilham verici seyahatler yapan pek çok insanın hikayesi bize örnek olabilir. Nitekim bir Boşnak atasözü der ki “seyahatin önündeki tek engel kapının eşiğidir”.

Yorumlar (0)
21
açık