Türkiye'nin "kader seçimleri" denen seçimlere 8 ay kaldı. Seçimlere bu kadar az zaman kaldığında haliyle, kamuoyu araştırma borsası da hareketlenir. Bakalım anket şirketleri "kader seçimlerine" giden Türkiye'de partilerin oy dağılımını nasıl bulmuşlar? Bugün haber akışıma düşen iki anket sonucu: İlkinde AKP-CHP %28 civarında başa baş. İkincisinde AKP 15 puan önde. İlkinde Millet ittifakı 3,5 ikincisinde Cumhur ittifakı 12 puan önde.

Bir başka ikiliye bakalım: İlkinde İyi Parti %18.7, diğerinde %12.2. İlkinde HDP %7.3 ikincisinde %13.9. İlkinde Gelecek Partisi %3.5, ikincisinde böyle bir parti yok. Yani kararsızlar dağıtıldı, binde 8 bulunan Saadet bile belirtildi, ama GP yok, demek ki binde 8 bile alamıyor. Bu muazzam bilimsel çalışmalara bakarak durumun ne olduğunu anlamak güç. Ama biz aklımıza mukayyet olarak bu dört araştırmanın ortalamasını alırsak, AKP'nin %30-32, CHP'nin %24-26, İyi Partinin %12-14, HDP'nin %10-11, MHP'nin %7-8 gibi bir yerlerde olduğunu, Altılı masanın islamcı/muhafazakar partilerinin %1-2'ler civarında seyrettiğini (DP'nin anketlerde tabelaya bile giremediğini), Zafer, Yeniden Refah, Memleket gibi şahıs partilerinin keza %1'lerde dolaştığını, solcu partilerin esamesinin bile okunmadığını söyleyebiliriz.

8 ay sonraki manzara-i umumiye'ye bakarsak, Türkiye'nin kader seçimi denen seçimlere bu şekilde giriyoruz. Enflasyon %100 civarında seyreder, Türk Lirası bir sene öncesinin yarısının altında satın alma gücü taşır, memleket lime lime dökülürken bu sandıktan civciv mi çıkar kuş mu? Zaman içinde fikrim değişir mi bilmiyorum; bu seçimde sandık başına gitmek yerine Haziran ılığında şezlong başına gitmek daha mantıklı görünüyor. Bu seçimde sandık başına gidersem tek bir amaçla giderim: Katılım yüzdesini arttırıp baraj sınırında dolaşan MHP'yi baraj altına itmek. Bunun dışında oy vermek için bir neden göremiyorum; bu sandıktan kuş da çıkmaz, civciv de. Maç bittiğinde bir kez daha "bir sonraki maça bakacaz" denecek gibi görünüyor. Sonsuz kısır döngü!

İnsanlarda neden bir seçim olmayacak gibi bir hissiyat var, anlayamıyorum. Ülke şu haldeyken bile en az 30 puan fark atamayan, o koltuklarda oturdukları süre boyunca iktidarı hiç üzmemiş, ekmeğin içi gibi bir muhalefet varken hangi iktidar seçimden korkar ki? Bu kadar güzel bir dekorla %50'yi bile geçememiş bir parti mutlak iktidarı geçirir, istediği her yasayı geçirir, istediği adamı partisine transfer eder, istediği kaynağı yandaşına aktarır, istediği okulu imam hatip yapar, her seçimden, her referandumdan istediği sonucu çıkartır.

Muhalefet dedikleriniz de on yıllar boyunca konuşur, konuşur, konuşur, az kaldı der, sık dişini der, bir şey kalmadı der, siz de bu maç olmadı bi dahaki maça inşallah diye diye ömrünüzü tüketirsiniz. Tüketin, bana ne... Allah’tan millet siyasetçilerden daha sağduyulu. Bu muhalefete rağmen iktidarın biletini kesecekler. Gönül yorgunluğu var çünkü her şeyden önce.

BU BALON SEÇİME KADAR PATLAMADAN ŞİŞER Mİ?

Adamın biri, 100 katlı bir gökdelenin tepesinden hızlıca inmeye karar vermiş ve asansör yerine (Ortodoks) aşağı atlamayı (Heterodoks) seçmiş. Atlamış da…
90 kat geride kalmış ve hala hayatta… Hatta 10’uncu katın penceresinden geçerken içeridekiler seslenmiş; “nasıl gidiyor?” diye. Cevap vermiş, “şu ana kadar iyi gitti.”
Öykü burada bitiyor ama biz devamını biliyoruz. Seçime kadar faizi damdan atarcasına indirip, kura fren için finansal icatlar üretir, sürekli para basıp enflasyon balonunu ha bire şişirirsen, o balon acaba seçime kadar dayanır mı? Dayanırsa ne ala, bu seçim ekonomisi enkazını, seçimi kazanan düşünsün. Peki ya balon patlarsa?

ASGARİ ÜCRET VE MAAŞLARA ZAM: Ben, bu köşenin okuyucularının çok iyi bildiği gibi, normal şartlarda enflasyondan çok işsizliğin önlenmesini savunan, toplam gelir içinde çalışanların ve emekçilerin payının arttırılmasının ve kodaman ve zadegânların yüksek oranda vergilendirilmesinin gerektiğine inanan bir iktisatçıyım. Bu anlamada, tekrar ediyorum normal şartlarda, asgari ücretin ciddi bir şekilde arttırılmasının tarafındayım. Ancak Türkiye ekonomisindeki şartlar normal olarak kabul edilemez. Merkez Bankası’nın rezervleri kısa dönemli borç ödemelerimizi karşılayamayacak düzeyde iken, cari açık tarihi rekorlar kırarken ve enflasyon oranı yüzde 85’e yaklaşmışken tahmini 10 bin TL civarında bir asgari ücret artışı vatandaşlarımızın rahatlaması için gereklidir. Öte yandan bu artışla beraber enflasyonu kontrol altına alacak bir program uygulanması da zorunludur. Aksi halde, bir istikrar programıyla enflasyon kontrol altına alınmazsa, süreç bir ücret – fiyat, fiyat - kur spiraline dönüşür ki, bu da hiperenflasyona giden yol anlamına gelir.  
EYT DÜZENLEMESİ: Hükümet EYT Düzenlemesi üzerinde çalıştı ve 1999 yılı ve öncesinde işe başlayanlardan 25 yılı dolduranların emekli olabileceği bildirildi. Bu açıklamaya ben de girmekteyim. Üniversite’de çalışma sürem 2024 yılı Ocak ayında 25 yılı dolduracak. Ancak ben halen 48 yaşındayım ve 2024 Ocak ayında daha 50 bile olmayacağım.  Normalde 55 yaşına gelmeden emekliliğe hak kazanamayan ben, yeni getirilen EYT düzenlemesi ile 50 yaşına gelmeden emekli olabileceğim. Ben burada kendimden örnek verdim, ancak benim gibi milyonlar bulunmaktadır. Sigorta sistemleri çok hassas sistemlerdir ve esas olarak prim ödeyenlerin emekli maaşlarını ödemesi prensibine dayanır. Bir emeklilik sigortası sisteminin ayakta kalması için çalışan ve prim ödeyen gençlerin emekli olan ve maaş alan yaşlılara oranı çok kritiktir. Eğer emekli sayısı hızla artarken çalışanların ödediği primler de artmazsa, o takdirde, sistem çökebilir. EYT Düzenlemesi 50 yaş ve altındaki bir kısım vatandaşımızın emekli olması anlamına gelmektedir. Türkiye gibi daha çok üretmek ve daha büyümek zorunda olan bir ekonomide tecrübeli işgücünün bu şekilde emekli edilmesi doğru olur mu? Bu düzenleme sigorta sistemine ne kadar yük getiri, iyi hesaplandı mı? Erken yaşta emeklilik ne kadar adil ve etik olur? Bu soruların cevapları olumluysa, o takdirde, EYT Düzenlemesi de olumludur. Bu sorulara cevap vermeden Hükümetin muhalefetin dolmuşuna binmemesi gerekir.

2022 NOBEL İKTİSAT ÖDÜLLERİ ve Ahlaksız Bernanke:

2022 yılı Nobel İktisat Ödülleri üç iktisatçıya “banka krizleri ve mali krizler” alanında yaptıkları çalışmalardan dolayı verildi: Ben S. Bernanke, Douglas W. Diamond ve Philip H. Dybvig. Nobel Ödül Komitesi ödülün gerekçesini şu şekilde açıkladı:
“İktisat biliminde bu yılın ödül sahipleri Ben Bernanke, Douglas Diamond ve Philip Dybvig bankaların, özellikle mali kriz anlarında, ekonomideki rolü hakkında sahip olduğumuz bilgi ve anlayışı dikkat edilecek ölçüde geliştirmişlerdir. Ödül sahiplerinin çalışmalarındaki önemli bulgu banka iflaslarının önlenmesinin hayati olduğudur.”

Ben Bernanke’nin iktisat teorisine önemli katkıları 1929 Büyük Buhranında banka iflaslarının rolüne yönelik çalışmalarıdır. Ayrıca, 2008 Küresel Krizi’nde bütün kapitalist sistemin çökmesini ve 1929 Büyük Buhranında olduğu gibi işsizliğin yaygınlaşmasını önleyen politikalara Amerikan Merkez Bankası Başkanı olarak imza atmıştır. Elbette ki Ben Bernanke, sınıfsal olarak finans sermayesi ve zenginlerin çıkarlarını kollayan ve krizin arkasındaki esas temel problemleri ileriye öteleyen bir politika uygulamıştır: Parayı bas ve dünyaya dağıt! Bankaları kurtar ve borçlarını halka ödet! Ancak bu politikayla bütün dünya sisteminin yıkılmasını da önlemiştir. Bernanke gibi bir Yeni Keynesçi iktisatçı ve ABD Merkez Bankası Başkanı’ndan bir devrim beklenmemelidir. Hoca inandığı doğrultuda ve elindeki araçlarla yapması gerekeni yapmıştır.
Diamond ve Dybvyg ise banka iflaslarını açıklamaya çalıştıkları modelleri vasıtasıyla ödüle hak kazanmışlardır.

Bernanke, bazı çevrelerce 2008 krizini öngöremediği ve emlak piyasalarındaki sorunları çözemediği ve ardından kamu kaynaklarını eşik altı mortgage (subprime mortgage) krizinde oldukça yüksek riskler alan ve batacak hale gelen bazı Wall Street firmalarını kurtarmak için harcadığından dolayı oldukça eleştiriliyor.

 Bernanke mortgage kredilerini ödeyemediği için batan insan sayısının arttığı 2007 yılında yaptığı bir konferans konuşmasında “subprime sektöründe yaşanan sıkıntıların daha geniş konut piyasasına etkisinin oldukça sınırlı kalacağına inanıyoruz” demişti. Bu yönüyle bakıldığında İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi genel sekreteri Hans Ellegren’in ödül ile ilgili yaptığı “O zaman bunu bilmiyorduk ama on beş yıl önce dünya ekonomilerinin çoğu yıkıcı bir ekonomik krizin eşiğindeydi. Çoğumuz bu krize hazırlıksız yakalandık. Fakat biz bu krize hazırlıksız yakalanırken bazı akademik ekonomistler duruma hem hazırlıklıydı hem de ortaya çıkacak durumdan endişeliydi” açıklaması açıkçası biraz tuhaf olmuş. Belli ki Bernanke pek de krize hazırlıklı değilmiş.
Yapılan bir diğer eleştiri ise tarihsel olarak büyük miktarda para arzı artışına gidilmesiyle bu paraların Wall Street’teki büyük bankalara teslim edilmesiydi. Bu kadar yüksek miktarda paranın bankalara verilmesi bankaların risk iştahını artırabilir ve daha riskli davranışlara yönlendirebilir ki zaten 2008 krizi bu risk iştahının bir sonucuydu. Böyle düşünen iktisatçılar faizlerin sıfıra indirilmesi üzerinden bu durumu şöyle gerekçelendiriyor: “Sıfır faiz oranında oldukça güvenli olan tahvillerde kazancınız oldukça düşüktür. Bu düşük kazanç oranı bankaları daha yüksek kazançlı, daha riskli getiri aramaya iter ve böylece daha yüksek faiz getirecek kredilere ve yatırımlara yöneltir. Böylece bedava para piyasada riskleri artırır. Üstelik yüksek kazanç arayışı diğer bir problemi de beraberinde getirir o da konut balonudur.”

Bernanke’nin ayrıca, faiz oranlarını sıfıra getirip ekonomiyi canlandırmak için QE programını başlatarak FED’in geleneksel para politikasının dışarısına çıkmasına öncülük etmesi de başka bir eleştiri konusu. Bu programın eşitsizliği körüklediğini, varlık fiyatlarını yapay bir şekilde artırdığını ve nihayetinde bugünlerde ortaya çıkan mevcut enflasyon probleminin kaynağının bu ucuz para dönemi olduğunu iddia eden iktisatçılar da bulunuyor. Bu program onlara göre sadece varlık sahibi dar bir gruba yarıyordu ve bilakis tasarruf yapma eğilimindeki diğer insanları ve geçim zorluğu yaşayan insanları cezalandırıyordu. ABD’de artan yüksek orandaki eşitsizliğe bakıldığında bu eleştiri göz ardı edilebilecek bir eleştiri gibi değil. Nihayetinde Bernanke dönemi, ekonomik krizlerde yumuşak iniş için literatüre ve merkez bankacılığı uygulamalarına önemli bir katkı sundu. Bu yumuşak iniş gelir eşitsizliğinin son derece arttığı bir ABD’yi de beraberinde getirdi.

Not 1: “Anlamakta zorlandıkları bir kötülük karşısında, “Bu kadar kötülük olmaz” diye tepki gösterenler kötülüğün kadarı var sanıyorlar. Yok.” Murathan Mungan (Twitter, 02.10.2022).

Not 2: Bir yanda “Batı İttifakı” dediğimiz liberal kapitalist devletler, öte yanda Rusya-Çin’in başını çektiği merkeziyetçi güçler uzun soluklu bir rekabet içinde. Rusya’nın Ukrayna’da oyundan düşürülmesi ABD’nin Çin’e odaklanmasını sağlayacak. Bu nedenle, Batı Rusya’nın Türkiye üzerinden Ukrayna’da dengeleri değiştirecek ölçüde yaptırımları deldiğini saptarsa, ağır ekonomik yaptırımlar bize de uygulanacak. Rıza Zarraf yüzünden İran rejimini çökertme şansını yitiren ABD bu kez aynı hatayı tekrarlamak niyetinde değil. Rusya’nın pratik karşılığı olmayan Türkiye’yi doğal gaz “hub” (dağıtım merkezi) yapma projesi ve şimdi de hiç gündemde yokken Rosatom’un Sinop’ta 2ci nükleer santral meselesini gündeme getirmesi, Batı’da “Peki Türkiye’den ne taviz isteniyor?” sorusunu sürekli ilk sırada tutuyor. Batı, tüm istihbarat, denetim kurumları ve gümrük idareleri ile Türk ticaret ve finansman hareketlerini inceliyor. Türkiye’ye yaptırm uygulanırsa, seçime kadar vadesi gelecek $100 milyar civarında dış borçların çevrilmesi imkansız hale gelebilir.

Not 3: Bir parayı borç ya da finansman yapan, sizin meseleye bakma şeklinizdir. Bu bakıştan anlıyoruz ki alınan hiçbir ders yok. Bugün bir parasal genişleme olsa, yine insanlara kredi dağıtılıp, sahte refah peşinde koşulacak.
Oysa Türkiye’nin sanayi, tarım ve işgücü envanterini yapmaya, bu çıktılardan yola çıkarak yeni ekonomiyi de göz ardı etmeden reel sektörünü yapılandırmaya, iç tedarik sağlamak için yerli üretimini güçlendirmeye, üreticisini desteklemeye, bu yolla istihdam yaratırken refah düzeyini arttırmaya; sattığı maldan da ciro değil, kazanç elde eden bir yapıya ihtiyacı var.
Yani yanlıştan dönmek için zihniyet değişimine ve değiştikten sonra yeniden ekonomiyi kurgulamak için emek vermeye gerek duyuluyor. Yoksa sorun tek başına paranın olmaması ya da dövizde tutulması değil. Problem; ortada gerçekçi bir ekonomi modelinin olmaması.

Not 4: $/TL'de 3 yıllık artış yaklaşık 3 kat. Şu an satılık ev ilanlarında 3 yıllık artış 4-5 kat. Kur artışının çok üzerinde. Ki ev inşaatında ithal malzeme kullanım oranı en lüks inşaatta %12-15. Amerika değil burası ev fiyatları komple $ bazlı olsun.

Not 5: Ev ve araba fiyatları artıyor çünkü maliyetler yükseliyor lafı tamamen kuyruklu YALAN. Demir cevheri, alüminyum ve çinko fiyatları neredeyse $ bazında 2019 seviyesine düşmüş halde. Yapılan zamlar tamamen spekülatif. Bütün emtialar çökmüş durumda iken neymiş bu maliyeti artan?

Not 6: Tanrı öldü, ama neden öldü?

Merhametten öldü, der Nietzsche.

Bu ölüm bazen rastlantısal bir ölüm olarak sunulur: Yaşlı ve yorgun, istemekten sıkılmış Tanrı,

''bir gün çok fazla merhamet gösterdiği için boğuldu.''

Bazen de bu ölüm bir suçun sonucudur: 'Merhameti utanç tanımazdı onun; en kirli köşelerime dek sızmıştı o. Bu fazla meraklı, fazla sırnaşık, fazla merhametli tanrı mecburdu ölmeye.

Not 7: ''Hepsi boş, hepsi bir, hepsi geçmiş!..

Bütün pınarlarımız kurudu, deniz bile çekildi. Yer yarılmak ister, yutmak istemez ki ama derinlikler.
Ah! Nerede var hâlâ insanın kendini boğabileceği bir deniz?
Aslında, ölemeyecek kadar yorgunuz biz.”

Nietzsche ve Felsefe, G, Deleuze

Not 8: Bizim eğitim ve öğretim biçimimizdeki en büyük eksikliğin ne olduğunu zamanla anladım: Yalnızlığa katlanmayı - kimse öğrenmiyor, kimse buna çaba göstermiyor ve kimse öğretmiyor.

Tan Kızıllığı, Friedrich Nietzsche

Not 9: Artık sömürülecek olan ruhtur. Bu yüzdendir ki bu yeni çağa depresyon ya da tükeniş (burnout) gibi ruhsal rahatsızlıklar eşlik ediyor. (BYUNG-CHUL HAN / Psikopolitika)

Not 10: Bilinir ki ateşin, borcun, hastalığın ve düşmanın küçüğü yoktur. Hintli filozof Baydeba; Kelile ve Dimne adlı kitabında, iki çakal üzerinden borçlulara öğüt vermektedir; “ateşi, borcu, hastalığı ve düşmanı asla küçümseme.” Ne kadar küçük olsalar bile…
Sokullu, Kanuni huzurundadır; -efendim Kırım Hanı Giray, yine borç istiyor. –Peki sen ne düşünüyorsun? –Efendim daha önce verdiğimiz borçları ödemedi, vermeyelim derim. –Ver, ver; borç alan, emir de alır…

Not 11: Sıfır faiz oranında oldukça güvenli olan tahvillerde kazancınız oldukça düşüktür. Bu düşük kazanç oranı bankaları daha yüksek kazançlı, daha riskli getiri aramaya iter ve böylece daha yüksek faiz getirecek kredilere ve yatırımlara yöneltir. Böylece bedava para piyasada riskleri artırır. Üstelik yüksek kazanç arayışı diğer bir problemi de beraberinde getirir o da konut balonudur.

Not 12: Nüfusun GÜÇ olduğunu iddia edenler olmuş.

Madem öyle, ABD, devasa topraklarında neden 400 Milyon bile tutmuyor?

İngiltere uzantısı koca AVUSTURALYA'ya neden nüfus akıtılmıyor?

Bu soruları yanıtlasınlar.

Boş sallamasınlar.

Nüfus güç olsa, Çin ve Hindistan yönetirdi Dünya'yı.

Not 13: Avrupa'da terfilerde ücretler, aşırı sıçramaz, ücretler daha yakındır.

ABD'de temel ücretler düşüktür. Ancak her terfide x2 gider.

Bence ABD sistemi daha iyi. İşe yaramazlar ile işe yararların farkını hızla açıyor ve işe yarayanlara sermaye yüklüyor.

Not 14: FED’in şu anki faiz oranı %3.25,TR CDS’i ise %7,55 bu ikisi toplamda %10,8 yapıyorki ülke riski ile birlikte USD’nin TR faizi bu demek. TL faizi %10,50’a indiğine göre tarihte ilk defa olan bir durum ile karşı karşıyayız.85 milyonluk deney grubu Türkiye.

 Sonumuz hayır olsun.

Not 15: Oy vereceğim parti konusuna girmem ama;
Bir, ilk ve orta öğrenimde ücretsiz yemek veren,
İki, sağlık hizmetlerini yeniden kamulaştıracak,
Üç, üniversite hastanelerinin profesör kaybetmesinin önüne geçecek,
Dört, tarihi mekânlarda konser, tiyatro organizasyonlarına son verecek,
Beş, madenlerin özelleştirilmesine engel olacak,
Altı, sendikaları “ağa baba”lardan kurtaracak,
Yedi, artık lüks tüketim sayılan şarküteri ürünlerinin reklamlarına kısıtlama getirecek,
Sekiz, insan onuruna yakışır devlet huzurevleri açmayı öncelik yapacak,
Dokuz, spor federasyonlarını lağvedecek bir parti olsun istiyorum.

Not 16: Bu ülkede 41 gencecik insan ölüyor. 41 ev acıdan yerle bir oluyor. Popçularımız, sahneye çıkmaya devam ediyorlar.
Birkaç üzüntü belirten cümle edip ardından “eller havaya” kısmına geçiyorlar.
Olmaz, birlikte yas tutmayı, acıya saygı duymayı öğrenmedikçe bir adım yol gidemeyiz.
(Bildiğim bir tek Aydilge olayı duyar duymaz, konserini kesti, sahneden indi. Ona sevgilerimi yolluyorum buradan.)

Not 17: Rap’çi Sefo bir şarkıya bir milyon, kendisiyle düet yapmak isteyenlerden de iki milyon istiyormuş! Pes!
Olmaz böyle saçmalık.
Artık yavaştan eskiyen Kıvanç Tatlıtuğ, yeni dizi için bölüm başına 1.5, ayda 6 milyon lira isteyince kendisinden vazgeçilmiş.
Kendi narsizminde boğulmuşbu çocukların etrafındaki dev aynalarını kırmazsanız bu saçmalıkları daha çok duyarsınız.
Masterchef yarışmasının itici mi itici aşçılarından Somer Sivrioğlu, koruma ordusuyla geziyormuş. Komediye bak.
Neyin kafasını yaşıyor bu arkadaş? Pis bir işi yoksa, insanların kendisini kaçırıp yemek tarifi alacaklarını mı sanıyor?
Olsa olsa, mutfağımızı modernize edeceğim diye pişirdiği berbat yemekleri protesto edebilirler.
Olmaz böyle saçmalık.

Not 18: Gazetelerin üçüncü sayfaları, televizyon haberleri insan ilişkilerinden kaynaklı facialarla dolu.
Çoğu haberin öznesinin isminden sonra “teklifini reddeden ….’yı öldürdü” ifadesi yer alıyor.
İnsanlar “reddedilme” duygusunu travma olarak yaşıyorlar.
Halbuki hayatın olmazsa olmazıdır “reddedilmek.”
Ve fakat “onaylanma”ya odaklı, şımartılmış erkeklik ya da özgüvensiz kadınlık reddedilmeyi bir gurur meselesi haline getiriyor. Ruhen çöküntüye uğruyor.
Ruh çöküntüsü de ya kendisine ya da durumdan sorumlu gördüğü kişiye yöneliyor.
Sonuç felaket.
Siz siz olun;
Çocuklarınıza, reddedilmenin hayata dahil olduğunu anlatın.
Arkadaşınıza, reddedilmenin hayatın son olmadığını tembihleyin.
Kendinize, reddedilmenin kabul edilmek kadar doğal olduğunu söyleyin.
Ve unutmayın bir kapıdan geri çevrilirseniz başka bir kapıdan girebilirsiniz.

Not 19: Çocukların reklamlarda oynatılması çok sakıncalı bir durum. Buna rağmen konu,ne RTÜK’ün ne Rekabet Kurumu’nun ne de Reklam Kurulu’nun dikkatinde.
Çocukların reklamlarda yer alması tam bir başıboşluk içerisinde.
Şimdilerde Petrol Ofisi yeni reklamı ekranlarda dönüyor.  Filmde çok sayıda okul çağı çocuğu,okul servisinden inip akaryakıt istasyonu marketine doluyorlar. Yukarıda sıraladığım kurumlar bunda sorun görmüyorlar.
Ve fakat bu kez filmde öğretmen de var! Çocukların öğretmeni, onlara Petrol Ofisi tuvaletlerini övüyor!
Bir öğretmen! Artık saf ve temiz hiçbir şeyimiz kalmıyor. Her şey satılık ve Milli Eğitim Bakanlığı dahil, ilgili kurumlar üzerlerine ölü toprağı serpilmişçesine seyrediyorlar.
Petrol Ofisi reklamındaki yanlışlarhepimizi bağlıyor.

Not 20: Hâl, tam da Necip Fazıl’ın çok bildiğimiz şiirine benziyor:
“Ne hasta bekler sabahı, Ne taze ölüyü mezar. Ne de şeytan, bir günahı,
Seni beklediğim kadar.”

Not 21: Nurgül Yeşilçay “Güzel kadın olarak yaşamak yorucu, zayıflamam, spor yapmam gerekiyor” demiş.
Keşke sadece yorucu olsa.
Güzel kadın olmak tam bir işkence, çevremdeki güzel kadınlardan biliyorum. Ne bakım masrafları, ne giyim harcamaları bitiyor. Saçı ayrı dert, makyajı ayrı.
Kendinle barış, hayatını yaşa diyor, yürüyorum.
Üstelik şimdilerde en az üç gelinlik giyme furyası var. Giy, çıkar yorulana kadar git kendi düğününde göbek atıp halay çeksene.
Ben böyle abukluk, görmemişlik, görgüsüzlük, tüketim hastalığı görmedim arkadaş.
Neyin kafasını yaşıyorsa bu “üç gelinlikçi”ler? Gösteriş manyağı olmak değil de nedir bu?
Dahası, güzellik uğruna yorulmayı göze alıp spora giden iki dizi oyuncusu sevgili ayrılmışlar. Gerekçesi, erkek oyuncunun spor salonunda kızlarla muhabbeti.
Spor salonları spor yapmak dışında her işe bakıyorlar. Tanışmalar, anlaşmalar vs.
Teknolojiye hapsolmuş insanların yeni tür sosyalleşme mekanları. Üstüne sporun cazibesi de eklenince, ortalık kan revan.
Dedim ya güzel olmak yorucu olsa iyi, baştan sona sorun.

Not 22: Bu ülkede ciddi bir cep telefonu kirliliği var. Hem de cana kast düzeyinde.
Derse cep telefonsuz girerim, telefonuyla giren hocaları da kınarım, derse de öğrenciye de saygısızlık.
Geçen hafta ilk derste, baktım ikinci sınıfların önlerinde telefonlar.
“Hayırdır” dedim, “ben telefonsuz girebiliyorsam size ne oluyor?” Kapatmalarını ve kaldırmalarını istedim.
Yine geçen hafta bir kreşte, minicik bir çocuk kaydıraktan düşüp öldü. Kamera kayıtlarında kreş görevlilerinin banka oturup cep telefonlarıyla meşgul oldukları görülüyor.
Hastaneye gidiyorsun, hastaya hizmetle görevli personel, cep telefonuyla dünya turunda.
Önceki hafta da TBMM resepsiyonunda yemek servisinde görevli genç kızın kenara çekilip telefonuna dalışını hayretle izledim.
Televizyonların tartışma programlarına katılanlar zaten kafalarını telefondan kaldırmıyorlar, seyirciyi umursayan, birbirini dinleyen yok.
Acilen tıpkı sigarasız hava sahası gibi bir uygulamanın getirilmesi. Özellikle mesai içerisinde ya da eğitim ortamlarında cep telefonu kullanılması kısıtlanmalı.
Herkes işini doğru dürüst yapsın bir zahmet. Gelişmemiş zihin yapısıyla bu durum sürdürülemez.

Not 23: İş hayatında OROSPU ÇOCUĞU çoktur.
Merak ediyorsanız, kariyer yapın.

Not 24: Lise öğrencilerinin %80'i GERİZEKALI olur.

Bizim dönemde bu kitle SİGARA içiyordu.

Şimdi aynı kitle UYUŞTURUCU kullanıyor.

Erişim varsa, okullarda yayılmasını engellemek imkansızdır.

Türkiye'nin, Cari açık kadar büyük, bir de UYUŞTURUCU sorunu oldu.

Not 25: Ben sorunlu kadın sevmiyorum. Böyle kadınların duygusal bir istikrarı olmaz. Ne yapacağı ne edeceği belli olmaz. Bir gün seni mutlu eder ama on gün seni mutsuz. Aldın başına belayı. İşte Bitcoin ve kripto işi de böyle..

Not 26: Ya enflasyon hükümet edenlere ve varlıklılara yarıyorsa!

Ya varlıklılar hükümet ediyorsa!

Vay halimize.

İllizyonla enflasyonu düşürecek ve varlıklarını bir 4 yıl daha artıracaklar. 

Biz de fakirleşmeyi satın alacağız.

Bilmem anlaşıldı mı?