Bir sonraki parlamento seçimleri için yapılan kamuoyu yoklamaları, 2022 başı itibarıyla şöyle bir tablo ortaya koyuyor:

AK Parti: %30, MHP: %8 (Cumhur İttifakı : %38 +/- %3)

CHP: %28, İYİP: %13, SP: %1 (Millet İttifakı: %42 +/-%3)

DEVA: %3, GP: %2 (%5 +/- %1)

HDP: %10 (+/- %2)

2022 Mart kamuoyu yoklamalarında çıkan sonuç, aşağı yukarı 2002 Kasım seçimlerindeki şu toplamlara karşılık geliyor: 

AK Parti+DEVA+GP (2022) = AKP (2002)
MHP( 2022) = MHP (2002)
CHP (2022) = CHP + DSP + YTP + GP (2002)
İYİP (2022) = DYP + ANAP (2002)

Başka bir deyişle:

* 2002'de AK Parti'de konsolide olan %35'in ana gövdesi Ak Parti'de kalmakla beraber, %5'i DEVA ve Gelecek Partisine ayrışmış

* 2002'de CHP, DSP, YTP ve Genç Parti'ye dağılan oylar, CHP'de toplanmış

* 2002'de ANAP VE DYP'ye bölünen oylar İYİP'de toplanmış.

* MHP bugünkü kamuoyu yoklamalarında aşağı yukarı 2002 Kasım'daki kadar oy alıyor

* Sadece HDP, 2002 Kasım'daki DEHAP oylarını ikiye katlamış görünüyor.

* 2002 Kasım'da çok küçük yüzdelerde oy alan BBP, VP (2002'de İP), SOL (2002'de ÖDP), LDP ve TKP bugün de aynı yüzdede.

20 senede yaşanan bunca iniş çıkış ve oy kullanan insanların yarıya yakınının ölüm ve yeni seçmen kaydı ile yenilendiği düşünüldüğünde, bu veriler üzerine bir sürü soru sorulabilir:

1) Seçmenlerde ana siyasal eğilim neden değişmiyor? (örneğin: %62 sağ - %38 sol)

2) Liberal sağ, demokratik sosyalist sol, Yeşiller gibi modern dünyada ciddi temsil ağırlığı olan siyasal eğilimler neden güç kazanamıyor?

3) Türkiye'de seçmen hareketleri neden ana akım partilerin bölünmesi ve ve bu partilerde birleşme üzerinden yürüyor?

Şöyle bir tezim var: 21. yy seçmeni için neden/sonuç ilişkisi yok. Seçmenin zihninde oy tercihleri ile ülke yönetimi, siyasal/ekonomik taleplerin hayata geçirilmesi, ekonomik durum, ülkenin yönelimleri, vergiler, stratejik hedefler gibi konular arasındaki nedensellik bağı koptu. Yani seçmen, sandığa attığı oy ile ülkenin gidişatını, temel politikalarını değiştirebileceğine inanmıyor. Yaklaşık 40-50 yıldır yavaş yavaş yerleştirilen bir anlayış var: Siz sandığa attığınız oy ile kendi kaderinizi belirleyemezsiniz.

Bu da iki sonuca yol açıyor: 

1) İstediğini seçmek yerine, istemediğini engellemek üzere oy kullanmak (AK Parti gelmesin diye Millet ittifakı, Cehape gelmesin diye Ak Parti, ülke bölünmesin diye MHP) 

2) Ana yönelişleri değiştirme yerine, mevcut yönelişler içinde tercihte bulunma

Sanırım bunun en acı deneyimi de yakın zamanda komşumuz Yunanistan'da yaşandı. 2010'ların başında ülke ekonomik olarak  iflas edip ulusal egemenliğini de kaybetme aşamasına geldiğinde, seçmen PASOK-Yeni Demokrasi ikili sisteminin yerine demokratik sosyalist SYRIZA'ya yöneldi. SYRIZA çok büyük iddialarla iktidara geldi. Öyle ki, bütün dünyadaki demokratik sosyalistler devrim olmuş kadar sevindi. SYRIZA ulusal egemenliğini koruyabilmek ve borçlarını pazarlık edebilmek üzere masaya oturduğunda AB troykasından çok sert bir tepki ile karşılaştı. Bunun üzerine SYRIZA çok iddialı yolu seçti ve 2015 yılında pazarlığı yönetici kadro ile yürütmek yerine (tam da Atina demokrasisine uygun olarak) referanduma gitti. Referandumda Avrupa Komisyonu, ECB ve IMF'in Yunanistan'a dayattığı belgelerle ilgili karar halka soruldu. 

Referandum %61 ile Hayır çıktı. Yani Yunanistan halkı bu dayatmayı kabul etmedi. Ancak SYRIZA hükümeti halkın bu kararını hayata geçiremedi. Yunanistan AB, ECB, IMF baskısını göğüsleyemedi, o dönemde Merkel'in de oynadığı "demir leydi" rolüyle Yunanistan boyun eğmek zorunda kaldı. Bu bütün dünya halklarına bir örnek oldu: Sandığa oy atarak borç erteleyemezsiniz, para birliğinden, NATO'dan çıkamazsınız, kapitalizmden vaz geçemezsiniz, vergileri arttıramazsınız, bağımsız dış politika izleyemezsiniz, uluslararası anlaşmaları iptal edemezsiniz, vs..

Bu durumda sandık ne işe yarar? Hiç. Koca bir hiç. Olsa olsa yüksek maaşlı, ayrıcalıklı ve dokunulmaz kadrolar seçmeye, seçilen kadroların sabahtan akşama kadar ülke televizyonlarında halkın din, ulus, bayrak, Atatürk, istiklal savaşı, şehitlik gibi değerleri istismar etmesine. Sanırım bu nedenle nesiller gelip geçiyor, ülkede trajedi üstüne trajedi yaşanıyor, servetler el değiştiriyor, sermayeler büyüyor, sofralar küçülüyor, ama halkın tercihleri değişmiyor. Bir kesim din elden gitmesin, bir kesim laiklik elden gitmesin, bir kesim ülke bölünmesin diye oy kullanıyor, bu arada giden gidiyor, kervan yürüyor.

Ahmaklık, şaşkınlık, beceriksizlik, açgözlülük, ihanet… Adına ne derseniz deyin; bir yüzyıl önce savaş meydanlarında göze göz, dişe diş bir mücadeleyle kazanılmış ülke gözlerimizin önünde elden gidiyor.

Not 1: 1971’de ABD’nin doların karşılığını altın olarak veremeyeceği anlaşılınca, 1973’te; Suudi kraliyet ailesiyle, kraliyet ailesinin hükümranlığını koruma karşılığında petrolü yalnız dolarla satmaları hususunda bir anlaşma yapmıştı. Diğer OPEC ülkeleri de bunu takip etti ve petrol karşılığı olarak sadece dolar kabul eder oldular.

Ama bu son savaş, SWIFT’e mahkûm dünya para sisteminin de Petro-Dolar’ın da sonunu getiriyor, Gaz-Ruble çağını başlatıyor. En azından böyle bir ihtimal var dahilinde. Belki de sırada Petro-Ruble denemesi vardır.

Not 2: Yan yollara baş vurmak, yeni enstrüman olarak bildiğimiz dövize endeksli mevduatı (DEM) çıkarmak, sonrasında onun getirdiği sıkıntıları herkese yaymak; yeni maliyet kaynaklarından başka şey değil.
Şimdiye kadar daldığımız her yan yoldan çok daha büyük maliyetlerle çıktık. Doların önüne ne kadar baraj kurarsak kuralım, kendi mecrasına döndü. Barajları bırakıp, TL’nin rotasını çizmemiz gerek.

Not 3: Geçen gün Osman Müftüoğlu'nun yazısına göz attım;
Alzheimer'a karşı tavsiyelerini sıralamış...
"D vitamininizi 50-100 aralığında tutun; insülininizi 5'ten, HbA1'inizi 5.5'ten düşük tutun. Açlık kan şekeriniz 90 civarında olsun; hipertansiyondan korunun. Her yaş için 12/8'in altını hedefleyin..." 
Liste böyle uzayıp gidiyor.
Sonuç?
Diken üstünde bir bilinç ve biyokimya tablosuna dönüşen bir beden... Sağlıklı olmak zor iş vesselam.
Böyle sağlıklı olunabilinir mi?
Lakin, modern tıbbın derdinin de sağlık olduğu artık şüpheli.

Not 4: Sonunda gün gelir, hayatımızın çöp yığınıyla baş başa kalırız. Iskartaya çıkardığımız dostlarımız ve bir günlüğüne iyi olmuş insanlarla dolu çöp yığını. Kaçındıklarımız ve baştan savdıklarımız... (ANDREJ NIKOLAIDIS)

Not 5: "Elektronik cihazlar, mutfak armatürleri, lambalar; her birine yakınlık duydum. Hepimiz onların başına gelenle aynı sonu bekliyoruz. İnsanlar bizi de bu nesneler gibi önce kullanıp sonra bir kenarda unutacaklar."

Andrej Nikolaidis'in romanı Oğul’dan

Not 6: "Atla suya, dedim, atladı. Hiç yüzme bilmiyordu. Biz onu çıkarana kadar neredeyse boğuluyordu. Sonunda çekip çıkardım sudan. Bana öyle minnet duyuyordu ki, o zaman anladım; 'atla' dediğimi çoktan unutmuştu." 

John Steinbeck'in başyapıtı "Fareler ve İnsanlar" adlı romandan.

Not 7: Bütün suretlerin aslı sevgidir. Bu nedenle insan yalan da olsa gerçek de olsa hep bir sevginin peşinden gider. Hep onu özler. Kimisi bu yolda harap virane olur. Kimisi bu yolda aslına geri döner, göklere yükselir, yıldızlara ulaşır ama herkes bu yolun değişmez yolcusudur.

Not 8: “Her şeyin çok fazlasının, iyi bir şey bile olsa, bizi perişan edebileceğini bilmemiz gerekir. İştahlarımıza kesin sınırlar koymalıyız.”
William j. Bennett

Not 9: "Muzaffer komutanlar önce savaşı kazanır, sonra savaşa girer. Mağlup komutanlar ise önce savaşa girer, sonra savaşı kazanmaya çalışır."
Sun-Tzu

Not 10: “Başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız 
ve devam ediyor başkalarının hınçlarıyla 
düşmanı gösteriyorlar,ona saldırıyoruz 
siz gidin artık 
düşman dağıldı dedikleri bir anda 
anlaşılıyor 
baştan beri bütün yenik düşenlerle 
aynı kışlaktaymışız” 
İsmet Özel

Not 11: Eğer iyi bakılacak olursa, hayatımızın tümü bir masaldan, bilgimiz bir aptallıktan, emin olduğumuz şeyler hikayelerden başka bir şey değillerdir; kısacası bu dünyanın tümü bir oyundan ve sürekli bir komediden başka bir şey değildir.

Hiçbir güçlü akıl yoktur ki, eserini tamamına erdirebilmek için delilik tehlikesiyle karşılaşmasın; “Bilgeler ve en iyi şairler delice davranmayı ve bazen kantarın topunu kaçırmayı bu yüzden onaylamışlardır.

Deliliğin Tarihi, Michel Foucault

Not 12: Sloganla enflasyonu azaltıyoruz.

Yine sebze, yine et siyaseti.

Gerçek tektir: hayat inanılmaz pahalıdır ve ücretlerin gerçek enflasyon olan %123.80 oranında artırılması zorunludur.

Lafı bırakın, maaşlara bakın hemen,

Not 13: “9 ayrı kadını HAMİLE bırakarak, 1 ayda BEBEK elde edemezsiniz!"
Warren Buffet

Not 14: Gösteriler herkes için anayasal bir haktır. Devletin güvenlik güçleri gösterilerde göstericileri korumakla görevlidirler; dövmekle değil.

Not 15: Dindar insanlar ahlaki ve hukuki bir yanlışa saptıklarında herhangi bir rahatsızlık duymaz veya suçluluk hissine kapılmazlar; çünkü ibadetlerinin bütün günahlarını sileceği görüşüyle yetişmişlerdir.

Not 16: Eski tahtayla yeni tekne yapılmaz..