Zahide Yetiş ile yeniden başlasak adlı programı izliyorum. Makro meselelerden mikro meselelere gelmek lazım sık sık. Ormanın bütününü görelim derken ne ormanı görebiliriz üstüne ağaçları da kaybederiz.

Gülden adlı şiddet gören bir kadın var. Gönül hırçın olunca insan çirkinleşiyor. Severek evlendiği Oktay Sarıtop tarafından şiddet gördüğünü iddia ediyor. Aslında iddia dememek lazım. Gördüğü şiddetin resimleri ekranda görününce şok olmamak elde değil. Evire çevire dövmüş kadını. Hastanede merdivenlerden düştüm demiş Gülden hanım, eve geldiğinde de şiddet devam edince polisi aramış ve devlet gerekeni yapmış, uzaklaştırma kararı çıkartmış.

Gülden hanım 2 çocuk doğurmuş, ikisi ölmüş ilk 3 ay sonra, daha sonra bir çocuğunu şiddet gördüğü esnasında düşük yapmış. Boşanma aşamasındalar şu an. Değişik zamanlarda da aldattığını söyledi Gülden hanım. Önemli büyük firmanın insan kaynakları yöneticisi olan kocasının tek kadınla idare etmesi de düşünülemez zaten. 

Yasak aşkının fotoğrafı ekrana düşünce Oktay beyin, bir içim su olan genç bir kadın beliriyor. Yürek hoplatan cinsten bir genç kadın. Kocasının yasak aşkının Garson Beyza olduğunu iddia etti Gülden hanım. Beyza ile Bursa’da villada kaçamak buluşmalar gerçekleştiğini iddiasında Gülden hanım. Hatta cinsel gücü artıran ilaçlar aldığını eczane faturalarından tespit etmiş Gülden hanım. Yüklü miktarda cinsel güçlendirici almış Oktay bey. Villada kaçamak öncesi alırmış bu hapları. Benle evliyken de aldığı olurdu diyor Gülden hanım.

Ormanın içinde bunlar oluyor. Ağaçları gözden kaçırmamak gerekiyor. Dünyaya ayar verirken içinde yaşadığımız toplumun ahvali bu. Hali pür melalimiz çok hoş değil.

Son olarak şunu söyleyeyim: Şiddet uygulayan da şiddet gören de eğitimli kariyeri olan insanlar. Demekki eğitim öğretim de bir şey çözmüyor. İnsan denilen hayvan gücü yettiğinde gücü yettiğine şiddet uyguluyor . O nedenle güçlü olun.

Not 1: En akıllısı o. Hapiste yatmayı göze alarak, çevresindeki bu kez zengin ahmakları ortaya çıkaran, bilinen bir oyunu kurguluyor. Oyuna ancak en düşük 1 milyon, kimisi için 10 milyon dolarla katılmak mümkün. Abi 1 milyon koyuyorsun hemen iki üç katını kazanıyorsun! Ulan tombala oynamak daha gerçekçi, namuslu, herkes için olasılığı eşit dağıtan bir kumar! Müdire de yaşadığımız yeni toplumsal gerçeğin insanı veya esiri…

Aslında bütün toplumun gözü dönmüş, kumarcı, piyangocu, üçkâğıtçı, rüşvetçi, aldatıcı, kazı kazancı, atçı, topçu, çi…Ve kendisine para vermeyen anasını kesici…

Kazı kazan kazınır, futbolda ahlaksızlığın dibi kazınmaz. Mutlaka bir kısım sahtekârlar oradan para kazanır.

Not 2: “Güzel ölüm” demek o-tenazi.
(Hitler, içindeki ‘nazi’ sesdeşliği yüzünden kelimeye sempati duymuş bile olabilir!)
Şimdi bazı ülkelerde var öyle bir uygulama. Ölümü bir kurtuluş olarak görüyorsan, mümkün olduğunca acısız bir ölümle ölmene izin veriyorlar.
Hitler’in Yahudileri topladığı ‘getto’lardan biri de Varşova gettosuydu.
400 bin kadar Yahudi birkaç bin de çingene hapsedilmişti Varşova’daki bu gettoya.
(Başka kaynaklarda değişik sayılar var. 35-40 bin civarında. 400 bin toplam sayı olabilir. Çünkü her gün Varşova gettosundan birkaç bin Yahudi kamyonlara doldurulup ölüm kamplarına götürülüyor, gidenlerin yerine yenileri yerleştiriliyordu.)

Bir gün, 19 Nisan 1943’te, her gün öldürülmektense bir defa ölürüz diyen Yahudiler, Polonyalı sol örgütlerle de yardımlaşarak, onlardan tüfek, tabanca, bomba temin ederek isyan ettiler.
Varşova gettosunda da Gazze’deki kadar değilse bile tüneller ve yeraltı karargahları vardı.
İsyan 4 haftada bastırılabildi.
Sonra Hitler’in askerleri, SS generali Jürgen Stroop’un komutasında gettoda büyük bir katliama girişti. Binlerce Yahudiyi öldürdüler. Getto’yu harabeye çevirdiler. Getto’daki sinagogu yerle bir ettiler. Getto’yu tahliye ettiler.
1948’den beri…
Bir gün Varşova gettosundaki Yahudiler gibi, Filistinlilerin de canına tak etmiş olabilir mi?
80 senedir ölüyoruz, bir defa ölelim tam ölelim demiş olabilirler mi?
Olabilirler.

Not 3: İslam Devletleri’nin başlarındaki yöneticilerin çoğu, maalesef İslam dinini, kendi dünyevi saltanatlarını pekiştirmek için kullanmaktan çekinmiyorlar. Bu durum ne yazık ki Emeviler’den beri sürüp gelen bir ahlâksızlıktır.

Evinde yemeğini kendisi yapan, kocasının ütüsünü yapan, birçok uluslararası iş seyahatine bile tarifeli uçaklarla giden, gidebilen Almanya eski Şansölyesi Merkel mi daha ahlâklıdır, yoksa gittiği ülkeye tahtını taşıyacak kadar görgüsüz olan Suudi kralları mı daha ahlâklı?

Merhum Süleyman Demirel, Turgut Özal, Bülent Ecevit dönemlerine bakalım, devletin imkanları hiç bu derece hoyratça kullanılmış mı? Onlarda devleti ülkemizi temsilen uluslararası seyahatlere gittiler, gittikleri ülkelerin üzerine uçakları, zırhlı araçları boca ettiler mi?

Not 4: Bir ülkede rüşvet alıp vermek, nefes alıp vermek kadar yaygınsa, eş dost akraba kayırmacılığı (nepotizm) özellikle devlette hep varsa, ambulansın peşine takılıp gidenlere pratik zekalı deniyorsa, tüccarın vatandaşı kazıklaması ticaretin cilvesi olarak kabul ediliyorsa, politikacıların vatandaşı aleni olarak kandırması politik dehâ olarak isimlendiriliyorsa, devlette işi bilenlerden çok, işini bilenler terfi ediyorsa, bir ülkede ekonominin büyük kısmı kayıt dışı ise, devlet yakaladığı dürüst esnaf, tüccar veya sanayicinin ümüğünü sıkıyorsa, devletin aldığı vergilerin çoğu doğrudan vergi değil de dolaylı vergi ise, yani vatandaşın günlük tüketimi tamamen vergi kapsamında, hesaplara takla attıran büyük kazanç sahipleri devede kulak vergi veriyorsa, şayet mali müşavir ve muhasebecilerin en iyileri patronuna en az vergi verdirenlerse, kara para aklama yaygınsa, avantacılığın adı komisyonculuksa orada da ahlâkın zerresi yoktur.

Not 5; Bir ülke düşünün ki, devlet başkanı her yıl Meclis’ten çıkan kanun maddelerinin neredeyse beş on katı Kanun Hükmünde Kararname yayınlıyor. Birini rektör yapmak için, ona mahsus kanun hükmünde kararname yayınlayıp o hazreti rektör atadıktan sonra yayınlanan kanun hükmünde kararname, ertesi gün başka bir kanun hükmünde kararname ile kaldırılabiliyor. Sonra başkalarının da bu usulle atanması gerekiyor, bir daha ilk kararnameye dönülüyor.
Bizim Meclisimiz de başkanlık sisteminden sonra tamamen işlevsiz hale gelmiştir. TBMM’nin faaliyetlerinin çoğu ne yazık ki, sembolik ve seremonyaldır. Bir ülkede şeffaflık, hesap verilebilirlik yoksa orada devlet de halk da gırtlağına kadar yolsuzluğa batmış demektir.

Not 6: Bizim halkımızın da genel olarak yolsuzluk ve rüşvet pazarından rahatsız olmadığı anlaşılıyor. Rahatsız olanların da önemli bir kısmı, rüşvet ve yolsuzluk niye var diye şikayetçi değil, esas şikayet mevcut pastadan kendisinin niçin yeteri kadar yararlanamadığıdır.

Not 7: 1997’den beri sahibi dört kez değişen ama Zorlu Holding, Belçikalılar, Ruslar, BAEliler bankaya sahipken 26 yıldır Denizbank’ın Genel Müdürü olarak kalan Hakan Ateş.
Erdoğan bile ondan daha kısa süredir iktidarda.
Bu yüzden herkesi tanıyor, siyasetçilerle, medyayla bir telefon mesafede.
Medya için kızdırılmaması gereken en önemli reklam veren, işadamları için kredi muslukları kesilmemesi gereken çok güçlü bir aktör.
Olayın diğer tarafındaki güç aktör ise Fatih Terim. İmparator lakaplı Terim, herkese bir kol mesafede olan, Türkiye’nin en güçlü insanlarından biri.
İki güçlü aktör de olayın en başından beri kamuoyunu kendi lehlerinde yönlendirmeye çalışıyor. 
Hakan Ateş, Denizbank ve avukatları kaynaklı haberlerde, Fatih Terim’in dolandırıcılıkta rolünün altı çiziliyor, futbolcuların para hırslarının kurbanı olduğu, aptallık ederek müsvedde kağıtlara karşılık milyon dolarlar vermesinin altı çiziliyor.

Not 8: Haberlere bakınca futbolcuların sanki bunu onyıllardır tanıdıkları bir Denizbank şube müdürüne değil de sokaktan geçen birine yaptıkları zannedilebilir. Bazı para teslimatlarının doğrudan banka şubesinde yapıldığı bile gözlerden kaçırılıyor.
Dikkatli okurlar bu tarz haberlerin esas amacının bankanın bu işteki rolünü ve sorumluluğunu gözlerden kaçırmak olduğunun herhalde farkına varıyordur.
Gazetecilerin hepsi bunu özellikle bankayı korumak için yapmıyor ama haber kaynakları genelde medyayla iyi ilişkileri olan bankanın avukatları olduğu için bu mesajı verecek haberlere doğru yönlendiriliyorlar.
İkinci haber kaynağı ise Fatih Terim ve futbolcuların avukatları. Onlar da yitip giden paralarını geri almak için tek yol olan bankanın sorumluluğunun altını çizen haberler yaptırmaya, kamuoyunu bu doğrultuda yönlendirmeye çalışıyorlar.
Profesyonel gazeteciler ve tecrübeli okurlar bu yönlendirmelerin farkına varıyor, daha mesafeyle bilgilere bakıyorlar.
Bunu yapmak kolay değil. İlk akla geleni tabii ki iddianameye ve resmi raporlara bakmak.
Ama bu da güvenli bir yol değil.
Çünkü burada en tarafsız olması gereken BDDK’nın raporu da savcılığın iddianamesi de dikkat çekici biçimde delilleri bankadan yana değerlendiriyor.

Bankanın bu işte ne ihmali olabilir? Her çalışanının peşine adam mı takacak şüpheli bir hareketi yoksa, belli ki yok bu kişilerin bankacılığını yapmış yıllarca, bankanın müşterileri bunlar, kimsenin dikkatini çekeceğini sanmam. Sözü edilen paranın miktarı da şahısların beyanından ibaret, kimse itibar etmez, ederse hukuk skandalı olur.. Belki de hepsi adı geçen bankayı bu yolla soymak için kurgulanmış baştan sona kumpastır?

Not 9: Erzan, 20 yillik bankaci ve ne yaptigini biliyor. Eger elinizde 40-50 milyon dolar para varsa, bu parayla borsa, kripto para vs. gibi finansal araclar üzerinden ciddi bir para kazanmaniz mümkün. Erzan yillarca bu isi böyle götürdü bence. Sisteme para koyanlar paralarini geri aldilar. Ama sonucta borsa vs. de her zaman kazanamazsiniz. Erzan yatirim yaptigi alanlarda kaybetmeye baslayinca, carki döndürebilmek icin, daha cok paraya ihtiyac duymus ve iyice batmis. Ac gözlü futbolculari da yakmis.

Bu olay, fenomenler ve mafya unsurlarının yakalanması her ne kadar içimizi ferahlatsa da, perde arkasında hukuk mekanizması üzerinden adaletin gereğinin tam yapılmaması, bazı kişilerin korunmaya çalışılması, özellikle hiçbir nakit paranın ele geçirilememesi, toplumun temizliğe kavuşması umutlarımızı boşa çıkarıyor. Bu ülke adam olmaz hissi uyandırıyor.

ben şimdi bir inşaatta proje müdürü olsam, daire görmeye gelen bir futbolcuya ver bana 100bin dolar, şu daire senin olsun zaten fatih terim de buradan daire satın aldı desem, parayı da cebime atıp şirketin antetli a4 kağıdına parayı aldım bu daireyi de adı geçen futbolcuya sattım diye yazsam, kaşelesem ve ortadan kaybolsam; patronum bu işten sorumlu olup o daireyi o futbolcuya vermek zorunda kalır mı? yoksa ...

Bu futbolculara tanrı bedensel yetenek vermiş ama zihinsel yetenekten mahrum bırakmış... ponzi bir fona para yatırmışlar. 45 günde dolar bazında % 253 faiz ne demek. resmen tefecilik yapmışlar. Lahanayı yerken kıtır kıtır sapına gelince me ne demek?

Not 10: Şu anki demokrasimiz çıkarlar yarışması haline gelmiştir. Kimse ülkenin ve milletin çıkarını ana merkeze oturtmuyor. Aynı şekilde milletin de kısa vadeli anlık çıkarlar daha fazla hoşuna gidiyor.
Ülkenin uzun vadeli çıkarlarına nerede ise tek bir yatırım yapılmıyor.

Not 11: Ulufe dağıtan siyasetten, fikirlerin çalıştığı ve ülkenin ilk plana alındığı siyasete geçilmesi gerekiyor. Aksi halde Türkiye olarak emsallerimize göre geri geri gitmeye devam ederiz.
Dünya’nın düz olduğunun yeniden tartışılmaya başlandığı bir ülkede, adaletin ve anayasanın bile ciddiye alınmadığı bir ülkede kredi vererek teknolojik kalkınmanın olmasını beklemek rüya gibi bir şey olsa gerek.

Not 12: Bugün 45-50 yaş üstü kimselerin okudukları okullar ile 2000 sonrası okullar birbiri ile karşılaştırılamayacak derecede farklı.
45-50 yaş üzeri öğretmenlerin sık sık “Öğretmenin kral olduğu dönemde öğrenci, öğrencinin kral olduğu dönemde ise öğretmen olduk!..” dediğini duyarsınız.
Ülkemizde öğretmenlik mesleği maalesef kısmen sadece ilkokullarda icra edilebiliyor. Ortaokullarda veli ilgisi devam ediyor ancak bu kez de çocuklarını nitelikli okullara gönderebilmek adına öğretmenlere ciddi baskı uyguluyorlar. Aslında öğretmenlerin bu baskıdan bir şikâyeti yok. Şikâyet sebebi daha çok hak etmeyen öğrencilerin notlarının şişirilmesi isteği ve yüksek başarı beklentisi.

Liselerde ise tam anlamı ile öğrenci egemenliği var. 9. Sınıfa kadar elini kolunu sallaya sallaya gelen ve nitelikli bir okul için yeterli puanı alamamış, semtin iyi okuluna da diploma notu yetmeyen öğrencilerin oluşturduğu devasa bir kalabalık nasıl olsa yine geçeriz havasında okula gelirken, velinin de artık çocuğundan fazla bir beklentisi olmadığı için çocuğu ile eskisi gibi ilgilenmiyor. Velilerin %90’ı liselerde toplantılara katılmayı gereksiz görüyor.
Disiplin yönetmelikleri de zaten tamamen dostlar alışverişte görsün misali, ciddi durumlarda verilmek istenen cezalar ise çoğu kez il-ilçe komisyonlarından geri dönüyor.

Maalesef büyük özveri ile çalışan öğretmenler veli-öğrenci-idare kıskacında büyük bir stres altında eziliyorlar. Sağlık Bakanlığı öğretmen veri tabanı üzerinden bir araştırma yapsa meslekler arasında meslek hastalıları ve strese bağlı antidepresan kullanımının en yaygın olduğu meslek öğretmenlik çıkacaktır.
Ama nedense hemen herkes öğretmenlere takmış durumda. Bir saat sınıf idare edemeyecek, iki işçi çalıştıramayacak, üç beş çocukla baş edemeyecek pek çok kimse öğretmenlerin yatarak maaş aldığını düşünüyor. Bunlar arasında amir konumundakiler de var. Her meslekte olduğu gibi eğitimciler arasında da çürük elmalar var ama bu oranın diğer mesleklerden fazla olduğunu kimse iddia edemez.
Yazınca insanlar bozuluyor. Bugün öğretmenlerin çalışma şartları bir çobandan, bir hizmetliden çok daha kötü. Maaşlarını geçtim saygınlıkları yerlerde sürünüyor. Özel okulların pek çoğunda öğrencinin elindeki cep telefonu, ayağındaki ayakkabı, üstündeki mont öğretmeninin 6 aylık maaşından bile daha fazla ve daha kötüsü bu durumu veli de öğrenci de biliyor. Devlet ya da özel fark etmeksizin bu uçurumu öğretmen aleyhine kullanmaktan da kimse çekinmiyor.
Şimdi gelelim öze. Ara tatiller bir süredir dile dolandırıldı. Hâlbuki ara tatiller okulların bir hafta öne alınıp bir hafta da geç kapatılması ile eğitim takvimin yeniden düzenlenmesi ile oluşturuldu. Yani kanunen 180 iş gününden az olmaması gereken eğitim sürecinde de 4 haftalık mesleki çalışma sürelerinde de bir artma ya da eksilme yok.
Peki, bu aralar ne işe yarıyor?
Bir kere bu aralar mesleki çalışmalar bir yana sinirleri keman yayı gibi gerilmiş öğretmenler için ciddi bir sigorta, nefes alma molası. Geçmişte 15 tatile girilmesi ile öğretmenlerin yaşamış olduğu rahatlama duygusunu yaşamayanlar bilemez. Pek çok öğretmen cinnet geçirme noktasına kadar gelmişken 15 tatille felaha kavuşuyordu.
Şimdi bu gerginlikler ara tatillerle nispeten atılıyor. Öğrenci-veli cephesinde ise özellikle veliler bu ara vesilesi ile öğretmenlerin işinin ne denli zor olduğunu bir haftalık deneyimle tekrar hatırlayarak biraz daha insaflı bir hale gelebiliyorlar.
Bu nedenle ara tatillere dokunmak için hiçbir neden yok. Faydası zararından daha çok olan bir uygulamanın tartışılması, birçok problem varken ara tatillerin dile dolaştırılması gerçekten ayıp.

Birileri çocukları ile bir hafta vakit geçiremezken öğretmenlerin tembellikle suçlaması ise gerçekten abes. Kırk yılda bir yapılmış bir iki doğrudan birini bu şekilde harcatmayalım. Bırakalım da öğretmenler bu ara tatiller vesilesi ile enerjilerini yeniden toparlayıp ağır stres altında çalışmaya dayanabilsinler. 

Not 13: Ekonomik vurgunu iliklerine kadar yiyen halkımız, işini gücünü bırakmış futbolcuların paralarına para katmak adına yediği vurgunu konuşuyor….

Not 14: ''Körlerin yanında göze ait sırlardan bahsetme.''

Rûmî, Mesnevî

Not 15: Geceye yenilmeyen her insana ödül olarak bir sabah, 
bir gündüz ve bir güneş vardır.

Not 16: Küçük katılımcılı bir Ponzi sisteminde ilk girenlerin elde ettiği kazanç zurnayı yiyen son girenlerin zararına yakınsa dolandıran aslında aradaki Ponzi değil, bu işten kazançlı çıkanlardır.

Not 17: Gerçek liralaşma şimdi başlıyor.
Ağustos sonundan bu yana döviz mevduat artı KKM stoku 31,4 milyar $ azaldı.

Not 18:  Cola’dan hemen şimdi kurtulmanız gerek. Sigaradan daha beter. Evet kurtulun bu beladan. İsrail’e yardım etmese de sağlığınız için içmeyin. Babanız üretse de içmeyin. Bunun zararı çoktur. Ama biliyorum, sigaradan vazgeçemediğiniz gibi bundan da vazgeçemeyecek bir çoğunuz.
Bakın bu akılsızlıkla biz İsrail’den vazgeçemeyiz. Eğer Amerika’ya mal ihraç edecekseniz, navlun, gümrük vergisi ve kota ciddi bir maliyet. Yani planlı ekonomide ithalat kotaya bağlı ve bunların hepsi ciddi maliyet unsuru. Rekabet için bu konularda size İsrail kapısını adres gösterecekler. Yani Türkiye’de ürettiğiniz malınızı ABD’ye doğru İsrail limanlarından yüklerseniz, daha ekonomik gidecek. Eğer İsrail’de bir şirket kurar, kendi ana şirketinizi Fasoncu gibi ya da İsrail’deki şirketinize ortak gösterir, araya bir Yahudi’yi ortak olarak gösterirseniz, vergi ve kotaya takılmayacak, imtiyazlı statüde, teşviklerden yararlanacaksınız. Değilse, İsrail’e vermediğinizden daha fazlasını Amerika’daki Yahudilere vereceksiniz. Yani bu öyle bir köprü ki, geçemden 5 kuruş, geçmeyenden 10 kuruş alacaklar.
Hani bizim yerli ve milli köprülerimizden geçen 5 kuruş, yeteri kadar geçmezse kalan parayı bizden devlet garantili almıyorlar mı, devlet de bu farkı sonunda sizin vergilerinizden oluşan hazineden ödemiyor mu. Yani siz de geçmediğiniz köprünün parasını ödemiş oluyorsunuz. İsrail kapısı böyle “ikircikli” bir kapıdır. Belli ülkeler bura birlikte hayır derse, bundan siz değil, ABD zarar görür. Ama durum ortada İslam ülkelerinden bu boykota evet diyecek kaç ülke çıkar.

İsrail’e HAYIR diyebilmek için, ABD, AB, NATO, IMF’ye de hayır demeniz gerekiyor. Bunu yapabilecek misiniz.

Not 19: Horatius’tan, “Güzellik az sayıda insana özgüdür.”

Not 20: Atomlar içindeki boşluklar olmasaydı dünya üzerindeki 8 milyar insanın kütlesinin bir küp şekerin içine sığabileceğini biliyor muydunuz?

Not 21: Bir mesleğin prestijini o meslektekilerin kiminle evlendiğiyle anlayabilirsiniz. Doktor doktorla evlenir. Hakim savcıyla evlenir. Sıhhi tesisatçıyla evli bir hakim bulamazsınız. Bir profesörle evli kaportacı da bulamazsınız.

Not 22: Muhalefetin ufkunun bu kadar sığ olması, iktidarın elini muazzam şekilde kolaylaştırdı. Seçim öncesinde Mehmet Şimşek’in adı zikredilerek muhalefetin altı oyuldu. Seçim sonrasında ise Altılı Masa muhalifleri AKP’ye huruç etti. Dünün Altılı Masa muhalifleri, şimdi ekonomi yönetiminin uyguladığı ve hayat pahalılığı krizinin yükünü ücretli çalışanların üzerine yıkan ekonomi programına meşruiyet sağlamakla meşguller.

Not 23: AKP’nin kendisi açısından ‘dikensiz gül bahçesi’ yaratan iktidar projesi başarılı olsa da, otoriter konsolidasyon girişiminin çelişkilerinin aşılması mümkün değil. İlk olarak, devlet krizi ve birikim modeli krizinden oluşan yapısal kriz konjonktürü, iktidar bloğu içi mücadelelerin süreceğini gösteriyor. Bir yanda iktidar partisinin seçim kazanma zorunluluğu ve bunun bir uzantısı olarak gelen istihdamı ve büyümeyi artırma baskısı, diğer yandan da bağımlı iktisadi yapı nedeniyle oluşan ödemeler dengesi krizi riski, 2018 sonrasında sıklıkla karşılaştığımız ‘u-dönüşlerini’ ve AKP’nin zikzaklarını şekillendiriyor. Dolayısıyla, yapısal krizin yeni bir hegemonya projesiyle şekillenmiş yeni bir büyüme stratejisiyle aşılmasına halen uzağız.

Not 24: Her ne kadar iktidar ana akım muhalefeti hiçleştirecek adımlar atarak iktidarla bütünleşmiş bir muhalefet yaratabilmiş olsa da, kemer sıkma programının etkileri daha net bir şekilde ortaya çıktığında, bu alanın siyasi sahipleri de ortaya çıkabilir. Bir başka ifadeyle, temel stratejisi toplumsal muhalefeti sönümlendirmek olan Altılı Masa muhalefetinin iktidar saflarına geçmesi, olumlu bir gelişme olarak dahi görülebilir. Meğer ki, muhalefette boşalan bu alan düzen karşıtı güçler tarafından doldurulabilsin.

Not 25: İngiltere’de yayınlanan The Economist dergisinin her hafta yayınladığı, dünyanın önde gelen 42 ekonomisinin verilerini karşılaştıran tabloda %143’lük yıllık enflasyon oranıyla 1.sırada yer alan Arjantin’i %61.4’lük oranıyla Türkiye izliyor. Listedeki 42 ülkeden 31’nde yıllık enflasyon %5’in altında. Bu %5 rakamı yabancı değil bize. Türkiye Ak Parti yönetiminde yıllardan beri yıllık enflasyon hedefi %5 iken yıllık enflasyonu üç haneli rakamlara yaklaştırmayı başarmış(!) olan bir ülke.

Not 26: Ülkemde ortalama bir insan 300 ila 400 sözcük biliyor.
Halbuki “ana sözcük” sayımız 68 bin.
“Kültürlü” dediğimiz bir insan 20 bin sözcüğe sahip. Birinin rahat yazabilmesi için bilmesi gereken sözcük sayısı ise 40 bin.
Dünyası 300 ila 400 sözcükle sınırlı olanlar, milyonlarca takipçi kazanarak fenomen oluyorlar.
Yine o miktarda sözcüğe sahip insanlar kalabalıkları toplayabiliyorlar. Çünkü aynı sözcükleri kullanıyorlar.
Anlamak için zorlanmaya, araştırmaya gerek duymuyorlar.
Cehaletin bu cazibesi, gittikçe daha fazla kendisini üretiyor.
Şöyle düşünüyorlar; Demek ki ben muhteşemim, harikayım ki bu kadar insanı toplayabiliyorum.
İnsanların çok kolay dolandırılmasının tam da bu konuyla ilgisi var. Kitap okuma oranı düştükçe fenomen sayısı, fenomen sayısı arttıkça dolandırılma olasılığı artıyor.
Ne demişti kabzımallıktan futbol yorumculuğunun zirvesine çıkan Erman Toroğlu:
“Kabzımallık bana futboldaki hıyarları tanımayı öğretti.” Çünkü 300-400 sözcüklük kitle “hıyar” sözcüğünü bilir. Dil kardeşliği bu.
Aynı Toroğlu, bir birim verip milyon birim almak isteyen futbol dünyasından isimlerin dolandırıldığı olay için de “Yahu bu akılla nasıl futbol oynamışlar, hayret ediyorum!” dedi.
Halbuki o futbolcular kendilerini akıllı zannediyorlardı.
Bizde futbolcu eğitimi diye bir şey yoktur, o nedenle teknik adamlar önemli olur. Sana kafanı nasıl kullanacağını ben söylerim mantığı.
Ne var ki bizim teknik adamlarımızın sözcük sayısı da futbolcuyu aşamadığından onu da dışarıdan transfer ediyoruz.
Tüm bunları bir şey demek için yazdım.
“An itibariyle Hükümet politikalarından en beğendiğiniz hangisi” diye sorsam, AK Parti’ye oy verenler ve vermeyenler aynı konuda birleşir “Dışişleri” derler.
Cumhurbaşkanını bir kenara koyarsak dış politikanın iki önemli ismi kim? Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ve MİT Müsteşarı İbrahim Kalın.
Hakan Fidan “Bilgi Çağında Diplomasi” başlıklı doktora tezi yazmış bir akademisyen ve bilimsel yayınları var.
MİT Müsteşarı İbrahim Kalın ise onlarca kitap yazan biri. Beni etkileyen iki kitabını yazayım: “Ben, Öteki ve Ötesi” ve “Akıl ve Erdem.”
Sözcük sayıları fazla olunca dünyayı algılamaları da, çözüm yolları da başka oluyor.

Not 27: Kentleşmeyi, gecekonduları yıkmak olarak anlayınca, yerine yapılan binalar gecekonduların üst üste yığılmış hali oluyor.
Ortak yaşama kültürü gelişmeyince “başkası rahatsız olur mu” kaygısı da olamıyor.
Evde top oynayan, zıplayan, yüksek ses müzik dinleyen, televizyon açan, tamir yapan, çekiç kullanan insanlar diğerlerine hayatı zehir edebiliyor.
Bina yönetimleri ve belediyeler “ortak yaşam kılavuzları” aracılığıyla insanları eğitmezse ve binalar yapılırken ses yalıtımına dikkat edilmezse daha çok cinayet işlenir, size diyeyim.

Not 28: Malum futbolcuları dolandıran Denizbank çalışanı bankacı jeoloji mühendisiymiş. Buradaki mantık şu, insan çalışa çalışa her işi öğrenir, bankacılığı bile.

Öyleyse, üniversitelerdeki tüm bölümler kapansın, tek bir üniversite eğitimi olsun. Nasılsa sahte cerrahlar bile gördük, değil mi?

Not 29: Herkesin anlayacağı şekilde açıklarsak liberal, libertanyen ve anarko kapitalist görüşler temelinde piyasa ekonomisi ve rekabete dayalı, girişim özgürlüğü ve özel mülkiyete bağlı bir toplum ülküsünü amaçlar. Aralarında derece farkı bulunmaktadır. Aşağıda bu farkları anlattım:
Liberaller asayiş, adalet ve savunma gibi aslî rollerinin dışında bazı temel kamu hizmetlerinin (eğitim ve sağlık gibi) minimum ölçüde devlet tarafından belirlendiği bir serbest piyasa ekonomisini savunur. Libertanyenler için eğitim ve sağlığın bile tamamen özelleştirilmesi, asayiş, savunma ve adalete de minimum para harcanması gerekir. En uçtaki anarko kapitalizm ise devletsiz bir toplum önerir: mahkemeler kapatılmalı ve anlaşmazlıklar özel kişileri temsil eden özel hukuk temsilcileri arasındaki uzlaşmayla çözülmeli, polis ve jandarma kapatılmalı ve güvenlik özel şirketler tarafından sağlanmalı ordu da lağvedilip Wagner ve Blackwater gibi özel ordular istihdam edilmelidir. Tabii ki Merkez Bankası kaldırılmalı her banka kendi adına para basabilmelidir. Elbette anarko kapitalistlerin söylemleri bizim için saçmalıktan başka bir şey değildir. Türk tarihi ve medeniyeti devletsizlik ve ordusuzluğu hiçbir şekilde kabul etmez. Ancak bu görüşler ciddi dergilerde savunulmaktadır. 

Not 30: Avusturya Okulu liberal görüşlere dayanan heterodoks bir iktisat okuludur ve temel teorik önerme olarak, “bireysel bilgi, zaman, beklenti ve diğer öznel faktörler de dahil olmak üzere bireylerin öznel seçimlerinin tüm ekonomik olaylara neden olduğunu” söyler. Avusturya Okulu mensupları, “yöntemsel bireycilik” adı verilen bir yaklaşımla, bireysel tercihin sosyal sonuçlarını inceleyerek ekonomiyi anlamaya çalışırlar. Bireylerden ziyade toplam değişkenlere (Keynesgil İktisat ve türevleri), denge analizine (Neo Klasik İktisat ve türevleri) ve toplumsal gruplara (Marksist, Neo-Ricardocu veya Post Keynesgil okullar) odaklanan diğer ekonomik düşünce okullarından farklıdır. Yani diyebiliriz ki felsefi ve iktisadi anlamda libertaryen görüşlerin alt yapısı Avusturya Okulu tarafından sağlanmıştır. Örneğin devletin ekonomiden tamamen el çektirilmesi ve Merkez Bankası’nın kapatılıp her bankanın ayrı banknot basması Avusturya Okulu’nda savunulan görüşlerdendir. 

Not 31: Televizyonlar dökülüyor.
Masalarda, sofralarda, altınlar içinde gelinler çirkin insanlar, bir araya gelip çirkefçe kavga ediyorlar.
Birbirlerinin evine "misafir" dediğimiz kelime anlamında gidip, koca koca dişleri ile ağızlarına ne gelirse söylüyorlar.
Her kanalda yakışıksız çirkefçe aşağılık kavgalar var.
Utanmaz kavgalar ediyorlar.
Kavga olmazsa, o program seyredilmez kafasında yapımcılar iş yapıyorlar.

Not 32: Tanıdığım tanımadığım birçok insan youtube kanalı açtı.
Eh orada da, ne kadar abone sayın yükselirse, ne kadar seyredilirsen o kadar para kazanıyorsun.
Anladık para kazanmak çok önemli.
Anladık kimse babasının hayrına iş yapıyor ve yapmaz.
Orası da oldu bir çöplük alanı.
Ama.
Konum şu!
Bakın youtube yayını yapan insanların geneline.
Buluyorlar birini ve onunla karşılıklı röportaj yapıp soru soruyorlar.
Başlıklar, yani tanıtım başlıkları korkunç cümleler.
Programın içeriğinde anlatılanlar, hepsinin içeriği korkutuyor.
Ne kadar bilimsel olduğu bilinmez ama, bildiğim, gördüğüm hayata dair hep kötü haberler var.
Geleceğe dair çok korkunç haberler var.
Hep kötü.
Yahu geleceğe dair, hiç mi iyi bir haber, iyi bir gelecek yok insanlığa.
Bakın herhangi birinin, 1 konuk aldığı videosunu izleyin, geleceğe dair en küçük bir ümidiniz kalmaz.
Başlıkları burada yazmıyorum, çok kötü.
Anlıyorum, insanlar kötü haberlere daha çok dikkat ederler.
Anlıyorum, seyredildikçe youtube hesabınıza daha çok para gelir.
Anlıyorum dert para.
Ama, youtube bu kadar çok izlenirken, siz dolar ile hesabınıza para gelirken insanların ümidini kaybetme duygusuna sebep olmanızın vebaline ne diyeceksiniz.
İnsanların bütün umudunu, ümidini yıktık.

Not 33: Çocuk evde, hayattan soyut büyüdüğü için, akranıyla mücadele edemiyor. 

Zaten hayata da katılmadan 25 sene ot gibi okuyacak. 

25 sene sonra bir şirkete başvuracak. Asgari ücret teklifini duyunca şok olacak. 

Sistem dipten başa yanlış yöne gidiyor.

Daha sosyal, hayata katılan doğal bir büyümeye ihtiyaç var.