Sokağın dili bir şey vardır. Sanal medya ve sosyal medya mecralarından sonra ihmal edildi. Ara ara seçimlerden sonra sokakların dilini anlamak şart, diye söylenir durur. Nedeni dijital ortamlardaki kanaatle sandık sonuçlarının beklenen oranda örtüşmemesi.

Peki şu an sokakların dili nedir? Biraz avarelik yapıp üç harfli marketlerde zaman geçirince, berberde bir traş olunca, kahvede iki çay içince, ara sokaklarda bir kaç yürüyüş yapıp insanlara kulak kabartınca geniş halk kitlelerinin diline az çok vakıf oluveriyorsunuz. 

Halk derken yoksulluğa mahkum edilmiş karnını zor doyurabilen, evine et girdiğinde bayram sevinci yaşayan fakirleştirişmiş, ev ve araba alma hayalleri yerle bir olmuş ümitsiz yığınları kastediyorum.

Sokağın gündemi diyoruz.
Marketlerde iki günde bir zamlanan fiyatlar konuşuluyor elbette...
Gazze konuşuluyor...
Kemal Bey gitti, CHP'nin artık lafı bile edilmiyor.
Şaşılacak şey...
Futbol hiç konuşulmuyor.
Girin, mahalle berberinize, bir yarım saat oturun, "O pozisyon penaltı mıydı, değil miydi" tartışmasına bile rastlamayacaksınız.

Futbolun dile getirildiği tek yer mi?
İşte orası fena, çok fena!
Bahis, bahis, bahis...
Hiç hoşunuza gitmeyecek ama erkeklerin sokakta konuştukları konu bu...
Hem yasal hem de yasadışı bahis var..

Bütün önlemlere ve cezalara rağmen yasadışı bahis oynayanların sayısının 5 milyonu geçtiği söyleniyor.
Bir felaket!
Her gün iki kez telefonuma bu sitelerden mesaj geliyor.
Gençlerin ruhu "kumarbaz"laşıyor, kim farkında acaba?

Kimse kimseye itiraf etmiyor ama sabah akşam en kısa yoldan köşe dönmenin yolları sorgulanıyor...
Elden beş milyon doları bankacıya teslim edebilen eski futbolcular, üç yılda 107 güzellik salonu açan fenomenler konuşuluyor...
 
En basiti deprem bölgesi Kahramanmaraş’ta Seher Başaranın son 3 yılda nasıl zenginleştiği daha da iyi anlaşılmış oluyor. Yeni yaptırdığı milyon dolarlık villa herkesin dilinde. Deprem bile etkilememiş hanımefendiyi. Seher Başaranda Dilan Polat gibi güzellik merkezleriyle hızla zenginleşenlerden. Henüz incelenmeye alınmadığı belli. Para saçmaya devam ediyor şehirde. Depremde tarumar edilmiş şehirde güzellik merkezlerinden para basmaya devam ediyor. Kahramanmaraşlı kadınlarda para çok ve şu an tek dertleri güzelleşmek sanki. Seher de son üç yılda yıldızı parlayanlardan. Maliyenin faturalarını incelemesi lazım. Malum kara parayla mücadele ediyor hükümetimiz. Seher Başaran da bunun dışında tutulmamalı.

“En has duygularla, içten bir heyecanla memleketi konuşan var mı?” derseniz maalesef yok. Herkes düşmüş başının derdine. Herkes geçim telaşında, ülkenin elitleri milyon dolarlarla paralarıyla ponzi şemalarına, saadet zincirlerine ve tüm illegal yatırım araçlarına ram olmuşken.

Son söz: 10 ADIMDA KARA PARA AKLAYICISI FENOMEN NASIL OLUNUR?

1-Öncelikle sosyal medyada bir profil oluştur.
2-Güzellik merkezi aç ve kozmetik ürün tedarik edip pazarla.
3-Hacca veya umreye git, tavaftan ziyade özçekime ağırlık ver, paylaş.
4-Bol bol dua ederken fotoğraf çektir.
5-Takipçi sayını arttırmak için ajans tut, profesyonellerle çalış.
6-Sana para yağmaya başlayacaktır. Onlarla at, kat, yat, daire, dükkan al.
7-Pahalı arabaların olsun ama bunların görünmesini sağla.
8-Lüks hayatını sergile ki sisteme para sokarken milyon dolarların meşru zemini oluşsun.
9-Masak’ın radarına girmemek için büyük paraları küçük parçalara bölerek harca.
10-Tutuklanınca her şeyi inkâr et. Başkasını suçla. Sana destek verenleri de kızdırma.

Tadımlık: Ülke haram para olmadan yapamıyor. Kanımıza işlemiş.

Kulaklar küpe: Biri size gelse dese ki “dolarına %225 faiz vereceğim”, ne dersiniz? Uluslararası piyasada piranha fonların dahi %10’larla çalıştığı ekonomide, böyle bir öneriye ya güler geçersiniz ya da bunu önereni, dolandırıcı diye ihbar eder, toplumun zarar görmesine engel olmaya çalışırsınız. Ama kanmazsınız.

Fakat bizde buna kanıyorlar ya da kanar gibi yapıp, ilk yatırımcı olmanın avantajıyla kirli paradan nemalanıyorlar. Aslında kirli para dediğimiz, sisteme nereden girdiği pek belli olmayan, bir tür kara para aklama mekanizmasının ürettiği, aklanası, yıkanası paralar… Ancak sonra gelenler kaybediyor.
Kara para, yasadışı yollardan kazanılmış, kirli işlerden edinilmiş gelirlerin adı… Uyuşturucu, organ ticareti, kadın, çocuk kaçakçılığı, en fazla da silah ve benzeri ticaretten kazanılan paralar.

Sual: Bir de şunu sorsam çok mu kırıcı olur: Siyasal varlıklarını ve başkaca pek çok şeyi borçlu oldukları siyasetçi, yarın öbür gün “Oturun oturduğunuz yerde, yeter bu kadar protesto ettiğiniz” dese içlerinden bir kişi olsun bu ‘talimat’a karşı çıkar mı? ‘Çıkmaz’ yanıtından kuşkusu olan?

Gözden kaçan: Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın hutbede okuduğu iki satırlık İnşirah Suresi’ni mikrofon görünümlü gizli prompterdan okuduğu ortaya çıkmıştı. Bunu imam-hatip okullarında yapsan, kopya çekmekten disipline gidersin. Hah işte kendisinin başkanı olduğu Diyanet İşleri’nin 2024 yılı bütçesi için teklif edilen ödenek tutarı 91 milyar 824 milyon 805 bin lira… Bu tutar geçen yıla göre yüzde 151 artışa denk geliyor.

Not 1: Dinlediklerimden sonra, yerel seçime kadar İYİ Parti’nin ittifak yapılmaya değer bir varlık olmaya devam edip etmeyeceği konusunda kuşkuya düştüm.
Ne olmuş o parti öyle?
Meral Akşener eliyle kurduğu ve bugüne kadar liderliğini yaptığı partinin bu hallere düşmesine nasıl razı olabilmiş, hayret.
Para…
Rüşvet…
Taciz…

İzlediğim konuya ilişkin programlarda en çok kullanılan sözcükler yukarıda yazdıklarımdı.
Adının yanında sıfat olarak ‘İYİ Parti milletvekili’ bulunan biri, genel başkanı ve yakınlarını, dışarıdan bakan kimselerin eleştirirken kullanmayacağı keskinlikte cümlelerle itham etmekteydi.
O milletvekiline reva görülen muameleyi beğenmeyen başka bir milletvekilinin “Daha fazla kaldıramayacağım” diyerek istifa ettiğini de o vesileyle öğrendim.
Programa katılan milletvekiline, “Bu kadar ithamdan sonra neden partiden ayrılmıyorsunuz?” diye soruldu. Üzerine atılan iftiralardan temizlenene kadar ayrılmayacağının gerekçesi olarak, “Şimdi ayrılırsam iftiralar doğruymuş zannedilir” dedi o milletvekili.
Bana “Partiyi bitirene kadar içinde kalacağım” der gibi geldi.
Meral Akşener’in siyasi hayatta bir misyonu olduğuna inananlardanım. İYİ Parti’yi kurma çabaları verirken ona atfettiğim misyonla sonradan sergilediği inişli-çıkışlı performansa bakarak vardığım sonuç arasında büyük farklar var ama.
Çevremde, Akşener’in makam arayışı hırsı bulunmadığına inanan insanlar hayli fazla. Ancak makam arayışı yoksa siyasette neyi amaçladığı söz konusu olduğunda rivayetler muhtelif.
Bir dostum, ısrarla, “Onun misyonu yerel seçime kadar” görüşünü üzerime bocalıyor.
Sorulduğunda, 2018 ve 2023 cumhurbaşkanlığı seçiminde oynadığı rolü hatırlatıyor.

Lafı daha fazla uzatmayayım: İYİ Parti’yi bu hale getirdikten sonra ittifakın bir anlamı kalmıyor…

Not 2: Toplumsal metabolizması dinamitlenmiş bir ülke var…
Haya ve utanma meleklerini yitirmemiş herkese soruyorum:
“Oteli olan polis müdürleri var. O otellerde, fuhuşun ötesi, öksüz kızlar çalıştırılıyor” iddiasının İçişleri Bakanlığı da yapmış bir parti genel başkanı tarafından ortaya atıldığı bir ülke nasıl bir ülkedir?
Biz buraya nasıl geldik?
Biz buradan nasıl çıkacağız?

Not 3: Kısa bir zaman aralığında faizleri yüzde 8.50’ye kadar düşürüp yüzde 40’a kadar çıkarmak, ortalama zekâya sahip herhangi bir kişiden beklenecek bir davranış mıdır?
Beklenmeyecekse, faizle oynayanlar da ortalama zekânın üzerinde olduğuna göre, “bu işte başka bir iş var” diye düşünmek gerekmez mi?
Peki ne olabilir o iş...
Ben başından beri aynı görüşteyim:
“Faiz-döviz oyunlarının asıl hedefi, Türkiye'yi dönüştürmektir! Bir ülkede rejimde veya haritada değişme ancak büyük bir savaştan veya kaostan sonra mümkün olabilir!”
Hani “yaratıcı kaos” diyorlar ya...

Not 4: Mehmet Şimşek ve ekibinin orta vadeli oyun planının şöyle olduğu tahmin edilebilir. TCMB faiz artışları hem mevduat faizlerine hem de kredi faizlerine yukarı yönlü etki yapacak. TL mevduat faizlerinin yükselmesi, müreffeh kesimleri özellikle konut, otomobil, beyaz eşya alımı vb. tüketime yöneltmek yerine mevduata davet edecek. Kredi faizlerinin yükselişi de bir yandan bireylerin borçlanarak tüketimlerini sürdürmelerini zorlaştıracak, bir yandan da firmaların yatırımlarını yavaşlatacak. Gerek mevduat, gerekse de kredi kanalından yurtiçi talebe bir soğuk duş etkisi yaratacak.
Bu bir yandan ekonomik büyümeyi durdurup, işsizliği artıracak, bir yandan da geniş halk kitlelerindeki hoşnutsuzluğu tırmandıracak. Buna önlem olarak ise üç adım planlanmış. Birincisi, kredi kartı faiz oranlarının şimdilik dondurulması. Bireysel kredi kartı bakiyesinin 1 trilyon lirayı aştığı düşünülürse bu yolla iki yakasını bir araya getirenlerin harcamalarının tamamen durmasının, tepkilerinin yükselmesinin önlenmesi. Zaten Finansal İstikrar Raporu’nda kredi kartı borç bakiyelerinin yüzde 62’sinin asgari tutar üzerinde ödeme yapılmış ve hepsi kapatılamamış borçlardan oluştuğu söyleniyor. Demek ki insanlar faizleri yüksek buluyor ama güçleri tüm borçları sıfırlamaya yetmiyor. İkincisi, ihracatçılara yönelik reeskont kredilerinde iskonto oranının sabit tutulması. Böylelikle döviz kazandırıcı işlemlere desteğin sürmesi. Onların kurların fazla artmaması kaynaklı şikâyetlerinin önünün kesilmesi ama asıl önemli üçüncü ayak, yılbaşında asgari ücrete ve kamu çalışanı/emeklilerin ücretlerine yapılacak zamlar. Bu yolla insanların eline daha fazla nakit geçecek, para yanılması denilen olgu devreye girecek. Yerel seçimlere kadar sade yurttaşların tepkilerinin artışı önlenecek.
MB enflasyon raporu dahi 2024 yılı ortasında enflasyonun yüzde 70-80 aralığında seyredeceğini kabul ediyor. Yılın devamında enflasyonun düşüşe geçmesi için düşünülen önlem, asgari ücretin yılda bir kez artırılması. Bu her geçen ay emekçilerin alım gücünün düşmesini, talebin zayıflamasını getirecek. 2024’ün sonuna doğru ekonomi iyice yavaşlayacak, işsizlik belirgin biçimde sıçrayacak.

Asıl amacın yabancı parayı çekmek olduğunu akıldan çıkarmayalım. Faizlerin yüksek seyrettiği, ithalat talebinin yavaşlaması nedeniyle kur üzerindeki baskının göreceli azaldığı, rezervlerin toparlanma eğilimine girdiği bir ortam sıcak para için idealdir. Seçimler dönemi de geride kaldığı için Saray’ı ikna etmek de zor olmayacaktır. 

Not 5: Seçil Erzan'ın, sadece 24 yaşında, BANKA ŞUBE MÜDÜRÜ olduğu söyleniyor.

Bu, nasıl mümkün olabilir?

Çok büyük portföy getirirse, bir ihtimal. Ama yine de çok zor.

Denizbank, böyle bir atamayı nasıl yapmış, onu açıklamalı. Bana çok ilginç geldi. Ek yetkinlikleri olmalı mutlaka.

Futbolcuların dolandırılması ile ilgili mudinin elden banka müdürüne para vermesi ne kadar absürt ise, banka yöneticisinin mudileri şubede dolandırması o kadar absürttür.
Banka hesabına girmemiş olması bu iki yönlü absürtlüğü değiştirmiyor.

Not 6: ROBOT İŞÇİLERİN devreye girmesi ile, sırf UCUZ oldukları için Avrupa'ya alınmış olan tüm çer çöp GÖÇMEN nüfusu postalayacaklar.

Buna, vatandaşlık almışlar da dahil.

İşi gizli servisleri yapacak.

Dolayısıyla, önümüzdeki 75 yıl FAŞİZM dönemidir.

Not 7: 2024'te Türkiye’nin gündemi yüksek enflasyondan yüksek işsizliğe kayacak. Üretim artmadan para politikasıyla ülkedeki refah seviyesi asla artmaz. 2018-2019'un bir tekrarı yaşanacak.

Not 8: Pazara gittik, 15 liraya maydanoz, 20 liraya patates aldık. Haziranda 53 lira olan çayı 110, damacanası yaz başı 40 lira olan suyu da 70 liraya alınca TÜİKe içimden sövüp rahatladım. %62 yılık enflasyonu bazen ciddiye alıp burada yazdığım için sizden özür dilerim. 

Not 9: Diğer partilerde yıllardan beri gördüğümüz çıkar ilişkileri, siyasetin maddi kazanç ve mevki için yapıldığı gerçeği İyi Parti'de de ortaya fena saçıldı. Mevcut siyasi partiler/seçim yasası, siyaset finansmanıyla bu ülkede siyasi yolla düzen değiştirmek maalesef mümkün değil.

Not 10: Seçimlerden sonra bizi ne bekliyor? Ondan sonra da bir şey olmayacak. Yani bir şey olacak diye beklerken hiçbir şey yapmamazlık halinden kurtulmak zorundayız. Henüz özkaynaklarını kullanmadan imtina eden şirketlerimiz; özkaynaklarına dokunmaları gerektiğini fark edecekler.
Türkiye’de şirketlerimiz fakir fakat patronlarımız zengindir. Bu yüzden KKM’de parası vardır, ona dokunmaz da gider ucuz ya da uygun kredi kovalar. Fakat krediye erişemeyince, mecburen pamuk eller cebe girecek. Zira arkasından artık bir kaplan kovalıyor olacak.
Krizler, bizim kullanışsız ezberlerimizi bozması, daha akıllı olmaya zorlaması, kötü alışkanlıklarımızı gidermesi, konfor alanlarını küçültmesi açısından gerekli ve önemlidir. Hiçbir kriz yoktur ki fırsata dönüşmemiş bir yanı olmasın. Belli ki 2024 çoğumuz için “hayatta kalma” mücadele yılı olacak.
Kriz methiyesi yapacak halim yok. Ancak şurası da bir gerçek ki zombi şirketlerden kurtulmanın yegâne yolu, ekonomik krizdir. Hayattan beslenen ama ölüm üreten bu kaynak emicilerden başka türlü kurtulamıyoruz zira… Bir de kötü yönetilen şirketlerin el değiştirmesi umudu taşıyorum ben…

Not 11: Politika faizi %40’a gelmiş olmasına rağmen, pozitif reel faize daha var. Her ne kadar faiz artışı hızlanıyor olsa da enflasyon yerinde durmuyor ki yetişsin, önüne geçsin, mevduata pozitif getiri sağlanabilsin. Hal böyle olunca önümüzdeki dönemde faiz artışlarının duracağını söylemek zor…
Hem neden dursun ki? Her ne kadar piyasa aktörleri faizin %37,5’e çıkabileceğini hatta belki de artmayacağını söylemiş olsa da burada son sözü enflasyonun söylediği gerçeğiyle yüzleşiyoruz. Belli ki Merkez, bize diyor ki; “dövizden artık çıkın.” Zira ben gereğini yapma konusunda kararlıyım.

Merkez Bankası’nın 500 baz puan artışı, pozitif reel faize biraz daha yaklaşıldığını göstermekle kalmıyor aynı zamanda bu yolda “kararlılıkla” ilerleneceğini gösteriyor. Her ne kadar liradan dönülen KKM’lerde dönüşü hızlandıracak olsa da dövizden gelenler, bir müddet daha; “rahatımız yerinde, biraz daha bekleyelim. En azından vade sonunda yenilenme şartları değişene kadar” tedbiriyle hareket edecekler.

Not 12: Biliyoruz ki birincil görevi “fiyat istikrarını sağlamak” olsa da enflasyonla mücadele tek başına Merkez Bankası’na bırakılacak kadar basit değil. Bütçe disiplini, kamu harcamalarına fren, verimsiz yatırımlara dur demedikçe, Merkez’in faiz silahı yeterli olmayacaktır. Önerim şudur; faiz silahını göstermekle kalmayıp korkusuzca kullanan Merkez’in bu cesaretini, Mehmet Şimşek’in de göstermesidir. Kapı kapı dolaşıp para aramak dışında asli görevini yerine getirmesidir. Muhtaç olduğu kudret, Gaye Erkan’ın ilham verici faiz kararlılığında yatmaktadır.

Not 13: Merkez Bankası’nın açıklaması faizin yaklaşık bir yıl boyunca kesinlikle aşağı çekilmeyeceği anlamına gelmektedir. Ama buna Merkez Bankası’nın gücü yeter mi, çok tartışılır. “Faizin düşürülmesi de nereden çıktı” demeyin; çünkü yerel seçime doğru yeniden faiz indirimi gibi bir yola sapılabileceği kaygısı da dile getirilmiyor değil. Ama buna pek ihtimal verilmediğini, yalnızca bir iddia olarak ortaya atıldığını belirtelim. Zaten Türkiye faizi yüzde 19’dan yüzde 8.5’e indirmenin yarattığı tahribatı, yüzde 8.5’ten yüzde 40’a çıkarak bile gidermekten çok uzak. Faiz indirmenin nelere mal olduğunu herhalde görmüşüzdür diye ummak istiyoruz artık.

Not 14: Şimdi artık faizin hangi düzeye kadar artırılacağı iyi kötü biliniyor. Çok muhtemeldir ki faiz yüzde 42.5 ya da yüzde 45 olacak ve orada bir süre gidilecek.
Herkes hesabını kitabını bu orana göre yapacak.
Bugünden sonra yabancıların devlet iç borçlanma senetlerine ilgi göstermeleri şaşırtıcı olmayacaktır. Son günlerde yüzde 40.5 dolayında seyreden gösterge faiz de politika faizindeki artıştan sonra bir miktar daha yükselebilir ve bu da yabancı girişini destekleyecek bir etken olur.

Not 15: Enflasyonla mücadelede uygulanan faiz artışı oldukça sevimsiz bir tedavi yöntemidir. Kanser tedavisinde uygulanan kemoterapi gibi düşünebiliriz. Kanser, yani enflasyonun, toplumsal refah üzerindeki etkileri çok daha yıkıcı olduğundan, ilaç tedavisi de kaçınılmaz oluyor.
Bu ilacın kaçınılmaz olduğunu biz de ülkece tecrübe ederek yaşamış olduk. 2018-22 döneminde sermaye, ürün, hizmet ve emek piyasalarına uygulanan birçok kısıtlama ve kontrole rağmen “negatif reel faiz” politikasının enflasyonu rekor düzeylere çıkardığını, kurda kontrolsüz değer kaybına yol açtığını, finansal piyasalarda yüksek risk yarattığını; ama daha da önemlisi yurt içinde yüksek gelir adaletsizliğine yol açtığını gördük. 

Not 16: Politika faiz oranı, 2024 yılsonu için beklenen %44 civarındaki enflasyona göre hala negatif alanda. Ayrıca, 2024 yıl ortasına kadar %70’leri aşması beklenen enflasyon karşısında da özellikle 3 aydan kısa vadeli TL mevduattaki faiz oranlarını gözetince, politika faiz oranında ek sıkılaştırma ihtiyacı olası görünüyor.
Son olarak dış finansman ihtiyacı da ek sıkılaştırma politikasını destekliyor. Son aylarda CDS primi ve KKM’deki düşüş sevindirici olsa da yabancı paraya bağlı mevduatın toplam içindeki payının hala %60 civarında çok yüksek bir paya sahip olduğunu görüyoruz.
Dış ticaret açığı azalıyor; ancak ithalat faturasına bakacak olursak buradaki etki esas olarak son aylarda ithalat fiyatlarının %15-20 bandında azalması kaynaklı görünüyor.

Ayrıca, tüm faiz artışlarına rağmen uluslararası portföy girişleri hala istenilen düzeyde değil.
Tüm bu unsurları gözetince, tahminim politika faiz oranının %45 ile zirve yapmasıdır.
Özet olarak, daha hala karayı görmedik. Yaz aylarında başlayan düşük faiz artışlarının getirdiği kur ve fiyatlama şokları bizleri daha uzun süre ve daha yüksek oranlarda faiz ve enflasyonla yaşamamız gerektiğini gösteriyor.
Önümüz kış; para ve maliye politikalarıyla ekonomik dengelenmeyi hızlıca sağlamamız gerekiyor. Yapısal politikaların da mutlaka ve mutlaka bu ikiliyi desteklemesi gerekiyor.

Not 17: Yabancı raporlarında TL’nin yüzde 20 civarında değerli olduğu raporlanıyor. TL Swapların kapalı olması, yabancıların sadece döviz bozdurarak gelecek olması dikkate alındığında TL’nin mevcut seviyesinden yabancı girişi beklemek çok da gerçekçi değil. Mevcut kurdan girmek ve bu kurdan olası bir döviz artışına rastlama riski getiri beklentisinin önündeki engellerden biri olarak gözüküyor.
Diğer taraftan yüksek enflasyon nedeniyle ihracatçının hem maliyetleri çok arttı hem de TL’nin değerli oluşu nedeniyle ihracata konu mal ve hizmetler göreceli olarak rakip ülkelere göre pahalı hale gelmiş durumda. Kurda istikrarın hala Kontrollü Dalgalı Kur Rejimi ile sağlandığı bir ortamda, TL’nin kısa vadede değerlenmesini beklemek oldukça iyimser bir bakış gibi duruyor.
Fakat istikamet doğru. Burada ısrarcı olmak ülkenin menfaatine olacaktır.
Bu sefer doğru işler yapanların işini bozmamak gerekiyor. Umarım öyle gerçekleşir.

Not 18: Konuşabileceğiniz insan sayısıncadır, yalnızlığınız.

Not 19: Sizi yok etmek isteyen insanlardan alabileceğiniz en güzel intikam “iyi” yaşamaktır.

Not 20: Mevlana’nın baktığı yerden bakarsak yazmak “Her yeni günde taze bir söz bulmanın güzelliğini” yaşamaktır. Yaşamak yaşamayı göze almaktır, yazmak yaşadıklarını temize geçmek, kaleme almaktır. Ezcümle, yazmak yaşamayı yazarak çoğaltmaktır.

Not 21: Fatih Terim’de ne bitmez para aşkı varmış.
Çuvalla para kazanmış birinin saadet zinciri gibi bir tezgahta ne işi olur?

Not 22: Kurulmasının üzerinden sadece altı yıl geçen İYİ Parti’nin içi karıştı. Çatıdan kiremit uçar gibi partiden istifalar oluyor. Suçlayıcı parmaklar doğrudan Akşener’i ve yakınlarını gösteriyor.
Acaba Meral Hanım bu gelişmeyi nasıl değerlendiriyor? Partisini karıştıran el/leri tam ve doğru teşhis edebiliyor mu? Yoksa sadece kendisine ve çevresine dönük ithamlarda bulunanları mı suçluyor?
Kendisine en baştan tanınan vadenin beklediğinden erken sona ermesini anlamakta zorlanıyor olabilir İYİ Parti lideri.
Liderlerin böyle ortamlarda sağlıklı düşünme yetenekleri zayıflar çünkü.
Süleyman Demirel 1970’de parti-içi isyanla karşılaşmıştı, sonrasında iktidarı kaybetmesi kaçınılmaz oldu.
İki yıl sonra, CHP’de İsmet İnönü’yü kurucusu olduğu partiden istifaya sürükleyen gelişmeler yaşandı.
Necmettin Erbakan da, 1977’de, kendi eliyle seçtiği Milli Selamet Partisi milletvekillerinden önemli bir grubun istifası sürpriziyle karşılaştı.
Her üç lider de partilerini sarsıntılara sürükleyen elleri zamanında tam teşhis edememişti.
Bakalım Meral Akşener de aynı akıbete mi uğrayacak?

Not 23: Biliyorsunuz, özellikle Emre ve Arda, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sıkı destekçileri. 
Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi, bir zincir oluşturup Erdoğan’a oy isteyenlerin başında Arda da geliyordu. 
Ancak şimdi görüyoruz ki, Arda ve Emre, çok sevdikleri Cumhurbaşkanlarının sözünü pek dinlememişler. 
Cumhurbaşkanı’nın ve ekonomi yönetiminin tüm çağrılarına, tüm taleplerine ve tüm arzularına rağmen birikimlerini Amerikan doları olarak saklamayı tercih etmişler. 
Faiz kazanmak isterken bile dolardan vazgeçmeyip, tüm paralarını dolar olarak kaptırmışlar. 
Kur korumalı mevduat falan bile düşünmemişler. 
Direk dolar biriktirmişler. 
Cumhurbaşkanı’nın sözünden çıkmayan bu ikilinin söz konusu “dolar” olunca, Cumhurbaşkanlarını bile takmadığı ortaya çıkmış. 
Aynen AK Parti’ye en fazla oy veren kentlerin en fazla dolar mevduatı bulunduran kentler olması gibi.

Not 24: Ödemeler dengesindeki net hata ve noksan kalemi yani nereden geldiği ve nereye gittiği bilinmeyen paraların yazıldığı kalem, 2022 yılında yaklaşık 26 milyar dolar fazla vermişti. Bu miktar 5 – 6 milyar dolar olsa anket hataları, ihracatçının dışarıda tuttuğu paralar, zaman farklılığı nedeniyle henüz yurda getirilip hesaplara girmemiş paralar diyerek açıklamak mümkün olabilirdi. Ama 26 milyar dolar, söz konusu yılın cari açığının (49,1 milyar dolar) yarısından fazlası olduğundan bu açıklamaların ötesinde bir şeyler olduğunu tahmin etmek için kâhin olmaya gerek yok. Bu konular hiç araştırılmadı, bilerek, isteyerek zamanın, üzerini örtmesine terk edildi. Oysa bu konu mesela kara para, uyuşturucu ticareti incelemesi gibi araştırmalara konu edilmeliydi.

Son dönemlerde yakalanan uyuşturucular, yapılan baskınlar, ortaya çıkarılan mafya ilişkileri Türkiye’nin bir süredir tam anlamıyla bir uyuşturucu – kara para – mafya ağının içine düştüğünü ortaya koyuyor. Yine son dönemlerde kara para aklamak için kurulan, açılan güzellik salonları, takı merkezleri vb. tavan yaptı. Her gün benzeri bir ilişki ortaya çıkıyor. Net hata ve noksan kalemindeki anormallik bunun finansman açısından yansımasının görünen kısmıysa, yakalanmayan uyuşturucular, aklanırken fark edilemeyen kara paralar, ortaya çıkmayan mafya ilişkileri de görünmeyen kısmı.

Faizin düşürülmesi, TL’nin iç ve dış değerinin hızla düşmesine yol açtı. İnsanlar bankalara yatırdığı mevduata karşılık enflasyonun altında faiz almaya başlayınca anaparayı (satın alma gücünü) korumak için gayrimenkul, otomobil alımına ve borsaya yöneldiler. Daha fazla getiri elde etmek isteyenler ise bu tür Ponzi fonlarına girdiler. Bu yönelişler ekonomiyi canlı tuttu. Çünkü bir yandan gayrimenkul yapımını, otomobil satışını ve borsayı destekleyerek büyümeye katkıda bulunurken bir yandan da tüketimi destekleyerek hem büyümeye hem de vergi gelirlerinin artmasına katkı yaptı. Böylece hükümet bütçe açıklarını büyütmeden yüksek ekonomik büyümeyi sürdürebildi.
Sonunda Türkiye, bütün dünyada daha önce hiç olmadığı kadar karanlık bir ülke konumuna geldi, kimse buraya para yatırmaz oldu. Ponzi oyunları patladı, para yatıranların paraları battı.

Faiz, doğru kurgulandığı zaman firmalar için bir maliyet unsurudur ama yanlış kurgulandığı zaman, bir süre sonra bütün ekonomi için bir maliyet unsuru haline gelir. Paraları rezerv para (dünyanın her yerinde kabul gören paralar) konumunda olan ülkelere özenip faizi enflasyonun çok altına düşüren bizim gibi ülkelerde bu yanlış ekonomi politikasının maliyetini bütün toplum öder. Ödeme iki aşamalı olur: (1) Bu tür işlere girenlerin paraları batar, (2) Merkez Bankası faizi tekrar artırmaya başladığında bu kez şirketler batmaya başlar.
Faiz, tek başına bir ekonomiyi batırma gücüne sahip olsa da tek başına bir ekonomiyi kurtarma yeteneğine sahip değildir.

Not 25: Yabancı yatırımcıların bir zamanlar 70 milyar dolara varan tahvil yatırımlarının yok sayılabilir seviyelerde hala dolaşmasının ise nedenleri var elbette: Swap piyasası TL’ye atak olur kaygısıyla halen kapalı, TL tahviller reel faiz sunmuyor ve TL’de enflasyona göre değer kaybı tatmin edici değil.

Not 26: 2 yıl sonrası ortalama enflasyonun %35 civarı olacağı varsayımıyla 2 yıllık gösterge TL tahvilinin şimdiki %40 seviyesinden %45’e doğru yönelmesi herkes için son derece cazip bir alım fırsatı.
Faiz yüksekteyken enflasyon düşüşü ile ortaya çıkacağı kurgulanan bu “altın dönem” eşliğinde 2024 yaz sonuna kadar 20 milyar dolar civarında sıcak paranın Türkiye tahvillerine girmesi mümkün.
TÜFE enflasyonunun 2024 sonunda değil %36’ya ulaşmak %45 civarına bile gerilemeyeceği, %50’lerde yapışkan kalacağı ortaya çıkmaya başlarsa, o zaman TCMB’nin ince ayarları ile yeniden oynaması ve faizi %45 üzerine taşıması gerekir. Bu olasılıkla yerel seçimlerden sonra yüzleşeceğiz.

Not 27: 2024 ile ilgili herkesin anlaması gereken gerçekleri de kısaca sıralamak gerekli:
1. TL nominal olarak değer kaybetse de, reel olarak değerlenecek.
2. Politika faizi ilk durak olarak %45’e geldikten sonra mevduat faizleri bu seviyenin üzerine çıkacak, kredi faizleri daha da yükselecek. Tüketici kredisi faizleri ticari faizlerin çok üzerinde seyredecek.
3. Dövizden/KKM’den TL tahvile, TL mevduata dönmek için ortam olgunlaşacak.
4. Borsa İstanbul tekleyecek.

Sıcak para çekmeye devam edebilmek için enflasyonla mücadelede durmadan yol katetmek gerekli. Merkez bankası atacağı adımlarla enflasyonu %35 seviyesinin altına kalıcı olarak çekebileceği konusunda rüştünü ve özerkliğini ilan edebilmeli. Bunun gerçekleşmesi için de politikacıların büyümeden uzun sayılabilecek bir süre ödün vermeye razı olarak TCMB’yi rahat bırakmaları ön şart.

Not 28: Yaz ayları gelip de özellikle AKP’ye yakın reel sektörden kredi faizleri ile ilgili şikayetler, şirket iflasları haberleri yoğunlaştığında Cumhurbaşkanı’nın tutumu Türkiye ekonomisinde finansal istikrar adına kalan belki de son şansın harcanıp harcanmadığı konusunda belirleyici olacak.

Not 29; Peki insanların güç sahibi olmak uğruna her türlü kötülüğü yapabileceğini iddia eden Machiavelli haksız mı? Bregman’a sorarsanız, Amerikalı sosyal psikolog Dacher Keltner’ın öğrenci evleri, yaz kampları gibi insanların ilk kez bir araya geldikleri ve “güç elde etmek için sınırsızca mücadele edebilecekleri” ortamlarda gerçekleştirdiği deney ve gözlemler aksini göstermiştir. Keltner’a göre böylesi küçük topluluklarda kendini beğenmişlik takdir görmüyordu; tam tersine sevecen davranan ve empati gösterenler liderliğe uygun bulunuyordu.

Ancak insanlar bir şekilde gücü elde ettikten sonra durum değişiyor. Güç sahibi olduklarında, sanki “beyinlerinde bir hasar oluşmuş gibi”, davranışları değişiyor. “Düşüncesiz, bencil, umursamaz, kendini beğenmiş, narsist ve ortalama insanlardan daha kaba” oluyorlar. Dahası, diğer insanların tembel ve güvenilmez olduklarını düşünüyor; onları yönetilmesi, emir verilmesi ve kontrol altında tutulması gereken kişiler olarak görüyorlar.
Bizim “Güç bozar” dediğimiz olay... Lord Acton’ın “Mutlak güç mutlaka bozar” dediği… Psikiyatride ise -Keltner’a bakarsanız- “Edinilmiş sosyopatlık” denilen şey bu.

Not 30: Nobel ödüllü İngiliz romancı William Golding’in “Sineklerin Tanrısı” isimli çok meşhur eserini okumuşsunuzdur. Belki bu eserden uyarlanan iki ayrı sinema filminden birini izlemiş de olabilirsiniz. En azından, romanın konusunu duymuşsunuzdur. Duymadıysanız da problem yok, ben anlatacağım zaten…
Açık denizde batan gemilerinden sağ kurtulup ıssız bir adaya sığınmış olan bir grup genç çocuk hayatta kalmak için aralarında görev bölüşümü yaparlar. Zorunluluk gereği olan bu organizasyon topluluk içinde bir hiyerarşinin oluşmasına ve ardından kimilerinin birbirleriyle liderlik mücadelesine yol açar. Çocuklar arasında gruplaşmalar baş gösterir. Bu arada kimi kötü niyetliler kendi çıkarları doğrultusunda diğerlerini çeşitli yollarla tahrik ederek gruplaşmaları kutuplaşmaya çevirir. Çatışmalar büyür, öfke ve düşmanlık artar, çevrilen entrikalar çeşitlenir. Kavgalar dövüşler birbirlerinin canına kastetmeye kadar varır, cinayetler işlenmeye başlar. Neyse ki bir gemi gelip bizim genç kazazedeleri kurtarır da ıssız adada daha fazla kan dökülmesi önlenmiş olur.
Golding’in romanı iyidir, güzeldir, etkileyicidir ama nihayet kurgusal bir hikayedir. Buna karşılık, pek bilinmese de gerçekten yaşanmış bir Sineklerin Tanrısı hikayesini anlatıyor bize Bregman. 1960’larda Okyanusya’daki bir ıssız adada 15 ay boyunca mahsur kalmış olan altı liseli gencin gerçek hikayesini. Bu hikayede çatışma yok, bencillik yok, gruplaşma yok, birbirleri üzerinde tahakküm kurmaya ve bunun için birbirinin gözünü oymaya uğraşan çocuklar yok. Tam aksine dayanışma, yardımlaşma, sevgi ve arkadaşlık var. Ne var ki bu “gerçek Sineklerin Tanrısı” hikayesi kimsenin dikkatini çekmemiş, romanı yazılmamış, filmi yapılmamış. Bir belgesel film çekilmiş ama o da ilgi görmemiş.
“Kurgusal” Sineklerin Tanrısı hikayesi yazarına Nobel ödülü kazandırırken “gerçek” Sineklerin Tanrısı hikayesinin unutulup gitmiş olması ilginç tabii. Biri kurgusal, öbürü gerçek olduğundan herhalde.

Not 31: Karşınızda bir banka müdiresi var ve size bir yatırım olanağından söz ederken, ‘5 koyup 10 almak’ diye bir cümle kuruyor. Hem de 30-40 gün içinde!
Ne düşünürsünüz?
Eskiden olsa, ‘On kişiden dokuzu güler geçer’ derdim. Artık o kadar kolay söyleyemiyorum bu cümleyi.
İnsanı rasyonel bir varlık olarak tanımlıyoruz ama galiba her zaman o kadar rasyonel değiliz; inanmak istediğimiz şeylere inanıyoruz, eskilerin tabiriyle ‘hüsnü kuruntu’ ile hareket ediyoruz; güzel dileklerimizi gerçek sanıyoruz.

Ortaya hayali veya gerçek bir finansal enstrüman koyuyorsunuz ve insanlara olağanüstü faiz kazançları vaat ediyorsunuz. Sonra da sisteme katılanların parasını birbirlerine kazanç diye dağıtarak sisteminizi sürdürebildiğiniz kadar sürdürüyorsunuz.
Seçil Erzan’ın yaptığı da bu. Yalandan bir finansal enstrüman uydurmuş, bizzat bankanın genel müdürü tarafından yönetilen ‘gizli’ bir fon olduğunu, bu fonun da 30-45 gün gibi çok kısa vadelerde bile dolar bazında yıllık yüzde 540’a kadar varan oranlarda net kâr getirdiğini söylemiş.
Bu tuzağa sadece paradan puldan çok anlamayan, yaygın deyişle ‘Finansal okur yazarlığı düşük’ futbolcular düşmemiş. Bir de finansal okur yazarlığı çok yüksek olması beklenen iş insanları ve en fenası sadece finansal okur yazar olarak değil doğrudan para piyasasında işlerin nasıl döndüğünü en iyi bilmesi gereken bir kuyumcu da düşmüş.
Para dendiğinde insan karakterinin nasıl alt üst olabildiğinin çarpıcı bir örneği, Seçil Erzan isimli kadının yargılandığı dava.

Not 32: Dün İtalya, Fransa, Macaristan, bugün Hollanda, Arjantin, yarın muhtemelen Trump…
Kültürel, ekonomik sorunlar karşısında anti-liberal, şahıs vurgulu çözüm önerileri. dışlayıcı, sınır koyan, milliyetçi, yasaklayıcı siyasi tutumlar bugün global düzeydeki otoriterliği taşıyan ana dalga haline gelmiş durumda.
Rüzgar o istikamette esiyor ve esecek.
Arjantin krizler ve çaresizlik karşısında şahıs merkezli ve sonu otoriterliğe mahkum yeni aktörler üretti. Hollanda da dışlayıcı, düşman, ırkçı milliyetçilik toplumun desteğini aldı. “Toplumsal destek ve tepki” ile “otoriter öneri ve tehlike siyaseti” arasındaki bağ içinde yaşadığımız dönem bakımından önemli bir gösterge haline gelmiş durumda.

Not 33: Ekonomik kriz ve jeopolitik gerilimler arasında istikrar ve güven arayan seçmenin olan biteni izlemekten başka yapacak bir şeyi yok gibi.
Türkiye’yi daha ileriye götürmeyi bırakın istikrarlı bir şekilde kazasız belasız yönetmesi gereken siyaset kurumu ağır bir fetret devrinden geçiyor. Partiler ile tabanları uzaklaşıyor. Kurumlar ile toplumsal dinamikler arasındaki makas genişliyor.
Siyasetin kendine gelmesi, siyasetçinin en büyük sermayesi olan güveni yeniden kazanması yerel seçimleri matematik hesapları ile kimin kazanacağından daha önemli.

Not 34; 15. yüzyılda, Perkin Warbeck kendisinin 4. Edward’ın oğlu ve ‘kuledeki prenslerden’ biri olan York dükü Shrewsbury’li Richard olduğunu iddia etmiş ve tahta talip olmuştu. Gerçek Richard’ın ölüp ölmediği konusundaki belirsizlik nedeniyle Warbeck’in iddiası bir miktar destek kazandı. Onu destekleyenlerin Warbeck’e gerçekten inanıp inanmadıkları tam olarak bilinmiyor. O dönemde hüküm süren kral VII. Henry’yi devirme arzusu nedeniyle Warbeck’in desteklendiği iddiaları da var. Henry, Warbeck’in sahtekar olduğunu ilan etti, ‘sahte prens’ sonunda yakayı ele verdi ve iddiasından vazgeçti. 1499’da idam edildi ama... Warbeck’le uğraşmak VII. Henry’ye 13 bin sterlinden fazla paraya mal oldu. Rakam gözünüze az gelmesin, bugünün parasıyla 10 milyon sterlinden daha fazla ve Henry’nin zayıf devlet maliyesine de büyük zarar verdi.

Not 35: Peki ya hiç parası olmadan lüks bir hayat yaşayan Anna Sorokin’e ne demeli? Hayatı dizi olan Anna Sorokin (kendisini Anna Delvey olarak tanıtıyordu) aslında Rusya doğumlu. 16 yaşına kadar Almanya’da yaşayan Anna Sorokin kendisini 60 milyon dolarlık bir servetin sahibi olarak tanıtıp New York’ta ultra lüks bir hayat yaşadı. Özel jet kiraladı, sosyetenin en gözde partilerine katıldı ve bu şaşalı hayatı Instagram hesabından takipçileriyle paylaştı.
İyi de 20’li yaşlarındaki bu genç kadın finansal bir kaos yaratmayı, borçlarını başkalarına ödetmeyi nasıl başardı? Tabi ki rol yaparak. Katıldığı sosyetik davetlerde herkese bir sanat merkezi kurmayı planladığını anlatıyordu. Ne de olsa dev bir mirasın varisiydi. Oysa babası klima alıp satan eski bir kamyon şoförüydü.
Milyonlar elde edemese de City National Bank’tan sahte yurtdışı varlıklarını teminat göstererek 100 bin dolar kredi çekmeyi başardı ve bu borcunu bir daha geri ödemedi. Bu parayı kıyafetlere, özel spor hocalarına ve diğer lüks giderlerine harcadı. Kaldığı pahalı otellerin parasını ödeyemeyince foyası meydana çıktı. İnsanlar Sorokin’in cüreti konusunda hala şaşkınlık içinde. Bazıları da onu bir anti-kahraman olarak görüyor. Kısa bir süre önce demir parmaklıklar ardından ev hapsine gönderilen Anna Sorokin New York’un en pahalı bölgelerinden birinde yaşıyor. Evi pahalı tablolar ve lüks mobilyalarla dolu. Nasıl böyle yaşadığını merak edenlere şu cevabı veriyor: “Her şeyi bir gecede kazanmadım. Hapiste sürekli resim yaptım, onları satarak para kazanıyorum. Hayalim evimde üst düzey isimleri ağırlamak ve onlarla ceza adaletini tartışmak.”

Not 36: Nijeryalı fenomen Ray Hushpuppi (gerçek adı Ramon Abbas), 2020 yılında Dubai’de tutuklanmadan önce iki milyondan fazla takipçisi olan bir sosyal medya fenomeniydi. Özel jetler, ultra pahalı otomobiller ve lüks malikanelerde sürdüğü hayatı takipçileriyle paylaşıyordu. ABD’li savcılar Ramon Abbas’ın para aklama, siber soygunculuk, kimlik hırsızlığı gibi pek çok suça karıştığını söylüyor. Abbas’ın 2019 yılında Kuzey Koreli bilgisayar korsanları tarafından Malta’daki bir bankadan çalınan yaklaşık 15 milyon doların aklanmasına yardım etmekten tutun da bir İngiliz şirketinden ve profesyonel bir futbol kulübünden çalınan milyonlarca sterlinin aklanmasına kadar pek çok olayda parmağı var. Sosyal medya fenomeni bu dolandırıcı ay başında 11 yıl hapis cezasına çarptırıldı.
4,5 milyon Instagram takipçisinin gözünde Ganalı müzisyen Mona Faiz Montrage gerçek bir fenomendi. Pahalı kıyafetler, alışverişler ve lüks seyahatlerle dolu parıltılı hayatına büyük bir hayranlık duyuluyordu. Oysa hakkındaki iddianamelere göre Mona Faiz Montrage, Batı Afrika’daki bir siber suç örgütünün parçası ve aralarında yaşlıların da olduğu birçok ABD’liden 2 milyon doların üzerinde para sızdırmayı başaran bir dolandırıcı.

Not 37: Kurbanların genelde saf ve yaşlı olduğu düşünülse de veriler başka şeyler söylüyor. Dolandırıcıların asıl hedefi iyi eğitimli, genç, varlıklı kişiler ve başarılı da oluyorlar. Araştırmacılara göre kendine ‘aşırı güvenenler’ aslında daha da savunmasız. Uzmanlar ve zengin insanlar bilgilerinin ve maddi güçlerinin kendilerine verdiği gücü bir kalkan olarak kabul etse de çalışmalar gayrimeşru yatırım fırsatlarıyla bu kişilere yaklaşan dolandırıcıların hedeflerine ulaştığını gösteriyor. Global varlık yönetimi hizmeti Saltus’un bir raporuna göre net serveti üç milyon sterlinin üzerinde olan kişilerin dolandırıcılık kurbanı olma olasılığı, net serveti 250-500 bin sterlin arasında olan kişilere kıyasla iki kat daha fazla.

Not 38: Güzellik salonlarını ‘dolandırıcılığın’ maskesi yapmak İngiltere’de de çok yaygın. 2002 yılına kadar İngiliz Güvenlik Servisi Genel Müdürü olan Sir Steplen Lander da güzellik salonu açmanın para aklamak isteyenler arasında çok popüler olduğunu söylüyor. İngiliz kamuoyu güzellik salonlarındaki ani artışı konuşuyor. Ulusal Saç ve Güzellik Federasyonu’nun son verilerine göre güzellik salonu sayısı dört yılda yüzde 64 arttı. Bu salonların bir kısmı insan kaçakçılığından kara para aklamaya pek çok suç için paravan olarak kullanılıyor. ABD Federal Ticaret Komisyonu’nun yeni bir raporuna göre ABD’liler Ocak 2021 ve Haziran 2023 arasında sosyal medyadan kaynaklanan dolandırıcılıklar nedeniyle 2,7 milyar dolar kaybetti. Dolandırıcıların yöntemleri döneme göre sürekli değişse de zamana karşı değişmeyen tek şey psikolojik teknikler..

Not 39: Leman Hanım
Size bir şiir borcum vardı ya
İşte onu ödüyorum

Metin Eloğlu

Not 40: Ekonomik buhranlar, daima SAVAŞ demektir.

Bazen İÇ, bazen DIŞ savaş.

Not 41: Şu yakınlarda, ABD de, yargısı bitmiş, onlarca yıllık cezası 2024 yılı Mart ayında tebliğ edilecek birinin dolandırıcılık olayıyla çalkalanıyor. Sam Bankman-Fried adlı henüz 30 yaşına yeni varmış biri, kurduğu FTX adlı kripto-para alanında çalışan şirketiyle, insanlardan milyarlarca dolar toplamış…
FTX şirketi battı.
Adamın destekçileri arasında onunla yan yana TV programlarına çıkıp FTX’in reklamını yaptıkları için deşifre olmuş pek çok şöhret var. Muhtemelen paralarını yediği müşterileri aynı zamanda bunlar…
İkisinin ismi herhalde yeterli: ABD’nin eski başkanı Bill Clinton ile İngiltere’nin eski başbakanı Tony Blair…

Not 42: iyi insanlar duygusal, yufka yürekli ve merhametlidir. bu durum onları kırılgan ve zayıf kılar. kolay üzülür, çabuk hastalanır ve erken ölürler. kötü insanlar duygusuz, acımasız ve egoisttir. kimse için üzülmezler. bu yüzden uzun yaşarlar. iyiler azalırken kötüler çoğalır böylece. doğanın en acımasız, en vahşi ve en adaletsiz eleme sistemidir bu.

Not 43: her gün bir tomar harcasa ömrünün sonuna kadar parasının zekâtını bile bitiremeyecek yaşını başını almış bir adam, neden daha fazla para kazanmak için tuhaf ilişkiler içine girer acaba? bu gece de bu meseleyi düşünüp uyumaya çalışacağım.

Not 44: avrupa'da insanlar emekli olunca konaklayacak tatil yerleri ararlar; bizde emekli olunca ucuz peynir arıyorlar. herkes hak ettiği şekilde yaşıyor hayatın finalinde galiba.