23.01.2023, 17:14

Orta sınıfın ortadan yok olması, kaybolan yıllar, tükenmiş değerler ve borsa..

İlk önce Emlak,
Ardından diğer Mallar,
Sonrasında Borsa…

Sırası ile insanların akın akın buralara girmek zorunda bırakılması (durdurulmak istenmeyen Enflasyon yüzünden):Bazı insanları çok zengin ederken, Orta Gelir grubunu paramparça etti. Yoksullar ise iyice fakirleşti.

Zengin olanlar aslında sınırlı, cebe koyulmayan kâr kâr değildir.
Enflasyon ile mücadele aracı olarak daha çok Ponziye benzeyen fiyat şişirilmesi oluşturuldu, Ponziler patlar.
Kısa vadede şişen fiyatlar patladığında kârda olan o kadar olmayacak, bu bir Ali Veli külahı modeli.

Ünlülerin, borsayı sosyal medyada PR için kullanmaya başlaması mevcut dönemde borsanın çok popüler olduğunu ispat ediyor. Bu durum pozitif mi negatif mi bunu zaman gösterecek... Benim için temettü ikincil bir emeklilik. 2 sattlik bir program yapsa benim 2 yıllik temettü hedefime eşdeğer para alir. Parayı zaten doğal olarak kolay kazanıyor. Değerlendirmek için yok borsa yok temettü diyorsa bir iki dakika düsünürüm

Türkiye'de "Borsa kısa zamanda herkesi zengin eder mi?" testi yapılıyor.
Test geçerse "Bul karayı al parayı" ile herkes kısa zamanda zengin olurken, finans kitapları hisse senedi değerlemesi tek parametreli olacak:
"Katılımcı sayısı".
Tabii ki ekonomi Nobel'i alacak bir yenilik.

Kennedy'lerin babası borsa önünde ayakkabısını boyatırken boyacı çocuk hisse önerir ona.
Baba, "Boyacı hisse öneriyorsa çıkma zamanı gelmiş' der ve hisselerini satarak yaklaşan krizden batmayan nadir yatırımcılardan olur.
Ünlülere borsa konuşun dendigıne göre..

Seçim ekonomisi üzerine de bir kaç kelam edip noktalayalım yazıyı.

Önceki iktidarlar dönemlerinde de bu ülkede ‘seçim ekonomisi’ uygulandı ama bugüne kadar hiçbir iktidar ekonominin kısıtlı imkanlarını şimdiki kadar cömertçe zorlamaya kalkışmamıştı. Azgın hayat pahalılığı ve iflahı kesilmiş TL karşısında çaresiz kalmış kitlelere yapay bir rahatlık sağlama çabası zirvede.

Sandıkla buluşma gününe kadar geçecek dönemde akla gelebilecek -ve hatta akla gelmesi imkansız- daha pek çok girişim iktidar cenahından beklenmeli.

İstanbul’un tekrarlanan belediye başkanlığı seçimi öncesinde İmralı’dan mektup bile devreye sokulmamış mıydı? 
Bütün bu tedbirler ve muhtemel daha başka girişimler, işlerinin eskisi kadar kolay olmadığı hesabını iktidarın da yaptığının işaretleri.    

Zor durumdalar, fakat aldıkları ve alacakları tedbirlerle zorluğu aşarak yeniden sandıktan iktidarlarının devamını çıkarma çabasındalar.

Krizle başlayıp krizle devam eden bir yolun seçim düzlüğünde, faturası sonradan ödenecek birtakım önlemlerin işe yarıyor görünmesi de garip ama gerçektir.
Meselenin bir yönü bu. İktidarın göre dönüşünden sonra muhalefetin nasıl hamle yapacağına bakacağız. Bunu da yol haritası ve tabii ki aday açıklandığında anlayabileceğiz.

Kaybolan değerler:

Türkiye’nin meseleleri ekonomiyle, dış politikayla, eğitimle bitmiyor ne yazık ki. Bütün bu alanlar bileşik kaplar gibi gerilerken hepsinin zemininde aşınan hatta kaybolan değerler vardır. Yargı geriledi ama önce hukuk ve adalet duygusu kaybolduğu için. En basit eleştirilerin bile soluğu mahkemede aldığı; kimileri bir kelime için hapse girerken kimilerinin ise daha ağırlarından dolayı takibata uğramadığı yeni gerçeklik hali kurumsallaştı. İktidar kanadında olmanın veya söz ve eylemleriyle iktidarın işine yaramanın dokunulmazlığı garanti ettiği bir düzende yaşıyoruz.

Aynı dokunulmazlık sayesinde yolsuzluk ve usulsüzlük yapanın yanına kar kaldığı bir düzen de oluştu. Yolsuzluk yapmanın kolaylaştığı, övüldüğü, teşvik edildiği, korunduğu ama ortaya çıkarmanın ve yazmanın cezalandırdığı günleri yaşıyoruz. Hemen yanında da liyakatsizliğin ve eğitimsizliğin baş tacı yapıldığı, fikrin, düşüncenin ve özgür tartışmanın kovulduğu günleri…

Kaybolan bu değerler de sandıkta oylanacak mı, kim bilir.
Yahut siyaset adına gerçeğin tamamen tersyüz edildiği, neredeyse bütün kamu yönetimi bilgilerinin güvenilmez haline geldiği gerçeği de sandığın teması olacak mı? Liyakat yerine sadakat ve mutlak bağlılık hükümfermadır. Bilimi, düşünceyi ve üretimde kaliteyi düşüren ehliyetsizlik, eğitimi, kariyeri ve çabayı alt etmiş bulunuyor. Sandığı da alt edebilecek mi bilinmez…

Utanma duygusu da silinip gitti. Hem de her türlü kötülüğü yapıp ortalıkta çalım satıp dolaşabilecek kadar. Rüşvet almak, sebepsiz zenginleşmek veya kara paraya bulaşmak da ayıp sayılmıyor, faili meçhulde adı geçmek de. Kriminal haller dahi ayıp olmaktan çıkmışken dün dediğini bugün unutmanın bahsi bile açılmaz oldu. Dün dündür, bir saat önce bir saat öncedir, o kadar.

Seçim hissettiğimiz hissetmediğimiz her şeyin seçimi olursa seçim olur. Gerisi hikaye..

Pişmanlık:

Neyse ki, bu dünyada ölümden başka her şeye çare bulunur. Pişmanlık, öbür tarafa kalmasın yeter. Tövbe kapısı kapandıktan sonraki o son pişmanlık neye yarar!

Dante'nin İlahi Komedya'sında da cehennem halkına yasaklanan iki şeyden biri, pişmanlıktır. Artık bir anlamı kalmadığı için.
Bazı şeyleri baştan, bazılarını ise hiç değilse ölmeden önce düşüneceksiniz. Henüz çok geç olmadan.

Açtınız kitabı, okumaya başladınız ve ortalarında baktınız ki içerik ucuzluyor, hikaye bambaşka bir yöne kırılıyor, kapakta yazanla alakası kalmadı; yol yakınken dönmekten iyisi yok tabii.

Türkiye’nin kötü yönetildiği algısı:

Muhalefet için kullanılan tanımlamalara itiraz edilebilir. Bazılarının ağırına da gidebilir. Hatta bir ölçüde haksız da olabilir. Nihayetinde özgür siyaset üretebilme imkanlarının çok partili dönemde olmadığı kadar sınırlandığı ve işin kötüsü toplumun azımsanmayacak bir kesimi tarafından da bu haksızlıkların normal hatta meşru olarak kabul edildiği verili bir durum var elimizde. Dolayısıyla muhalefete yüklenirken biraz daha insaflı olmak gerekebilir.

Nitekim bütün bu engelleme, maddi kaynaklardan mahrum bırakma, kişisel aşağılama ve baskılama, yakınlarını bile ekmeksiz bırakma pratiklerine rağmen muhalif bir siyaset takip edebiliyor olmanın kendisi bizatihi önemli.
Ancak sadece bu çabanın ya da duruşun bir ülkeyi yönetmek için gerekli toplumsal desteği sağlamaya yetmediğini kabul etmek lazım.

Ama buna rağmen muhalefetin adayının ülkeyi bugünden daha iyi yöneteceği düşünülüyorsa burada sorun an itibariyle Türkiye’nin kötü yönetildiği algısının yerleşmiş olması. Hatta kim gelirse gelsin bundan daha kötü yönetmesinin mümkün olmadığı görüşü var.
Aslına bakarsanız bu yaklaşımın haklılık payı yok değil. Ülkenin genel fotoğrafına hızlıca bakmak genel fikir veriyor. Ekonomide ülkenin mali yapısının uzun vadeli sağlığına dair verilerin hemen hemen hepsi alarm veriyor.

Enflasyonun baz etkisi ile düşmüş hali yüzde 60’ın üzerinde. O da TÜİK’in herkesin güvenini sarsmış rakamlarıyla üstelik.

Hukuki her konu artık iktidarın siyasi ajandasının aracına dönmüş durumda. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu beklendiği gibi siyasi yasaklı hale gelir ya da İçişleri Bakanlığı tarafından görevden alınırsa HDPli başkanlarla beraber Türkiye nüfusunun üçte birinin anayasal seçme ve seçilme hakkına el konulmuş olacak.

Bu fotoğrafa bakınca da kim gelirse gelsin bugünden daha iyi olur algısı oturuyor. Ama bunların da ötesine geçecek bir yorum daha var. Türkiye’nin mevcut standartlarında fazla saf bir beklenti olabilir ama farzı muhal genel görünüm iyi olsaydı bile değişimin demokrasinin bir gereği olduğunu kabul etmek gerekiyor.

Sadece işler kötü gittiğinde değil iyi gittiğinde de yönetimin aralıksız 22 yıl boyunca aynı kişinin elinde olmasının sağlıklı olmadığı görüldü. Hatta bundan 10 yıl önce bir iktidar değişikliği olsa belki AK Parti kendini yenileyip sonraki bir seçimde bir o kadar daha ülkeyi daha sağlıklı yönetecek bir toplumsal ve siyasal sermayeye de sahip olabilirdi.

BURJUVAZİ OLMADAN:

Osmanlı toplumu aristokrasisi olmayan bir toplumdu. Çünkü Osmanlı yönetimi kendilerinden başka yerel soyluları ve Türk Beylerini tasfiye etmiş, devşirme bürokrasiye dayanan askeri bir monarşiydi. Yine sanayileşemediği ve şehirlileşemediği için de bir burjuvazisi yoktu. Batı toplumlarında sağ aristokrasi ve kiliseden yana olan tutucularla burjuvaziye dayanan milliyetçilerden oluşur. Bizde ne aristokrasi vardır ne de burjuvazi! Bu yüzden sağ milliyetçiliğin ister istemez dayandığı kitleler kasabalı kökenli eşraf, toprak ağaları ve köylülerdi. Bu toplum kesimlerine dayanan milliyetçiler çoğunlukla merkez sağ siyasi partilerin seçmeni haline geldiler. Daha küçük bir kısmı zaman içinde kasaba tutuculuğunun ve tarikat yapılarının temsilcisi siyasi İslamcılara yöneldiler. 

Sol milliyetçilerin ya da kendilerine verdikleri adla “ulusalcıların” dayandığı ise bir sınıftan ziyade bir zümreydi: bürokrasi… Özellikle tek parti yönetiminde başta Ankara ve İstanbul olmak üzere şehirde yerleşmiş devlet memurları, Osmanlı’dan miras kalan asker ve sivil bürokrasi, akademisyenler devlet mekanizmasının bizatihi uygulayıcısı oldukları ve kendilerine göre belli imtiyazlara sahip oldukları için tek parti devletinin yılmaz savunucusuydular. Bunlar zaman içinde CHP ve diğer sol partilerin seçmen kitlesini oluşturdular. Bunlar gerçek anlamda burjuvazi sayılmazdı, ama yaşam tarzıyla Avrupa burjuvazisine özenen, o günkü tabirle “asrî / çağdaş” yaşam tarzına öykünen ama ne sermaye sahibi olan ne de üretime doğrudan katkı yapan kimselerdi. 

Bugün Türkiye siyasetinde sahnelenen Karagöz Hacivat oyunu, burjuvaziye dayanmayan bu iki milliyetçiliğin kapışmasından ibarettir. Bunlara sosyalist siyaseti yedeğine almış Kürt ırkçılarını da ekleyince tiyatronun oyuncu kadrosu tamamlanmaktadır. Koltuğa kurulun izleyin kasaba milliyetçilerini. İyi seyirler.

Hipergerçek:

Bugün teknolojinin açtığı büyülü dünya bir başka gerçeklik yaratma konusunda epey mahir görünmektedir. Baudrillard’ın da temel bir problem olarak ele aldığı simülasyon meselesi, gerçekliğin artık ekranlarda yeniden ve yeniden yaratıldığını, dolayısıyla hipergerçek denilen bir sürecin belirginleştiğini söylemektedir. Hipergerçek ise gerçeklik ve gerçek olmayan arasındaki çizgiyi muğlaklaştırdığı için önümüze bir sorunsal olarak gelmektedir. İşin enteresan tarafı; genel kitle bunu tefrik etmediği gibi, belirttiğimiz şeyin bir sorun oluşturduğunun bile farkında değildir.

İnsan bugün kendi yarattığı büyülü dünyanın içinde esaret yaşamaktadır. Çünkü dünya sistemi bütün gerçekliğin bu büyülü dünya içinde yaşanıp bittiği gibi imlemeler yaratmakta ve insanlar o büyülü dünyanın dışına bir bakma cesaret bile göstermemektedir. Kur’an-ı Kerim’in “Ankebut” metaforuyla anlattığı bu durum, anlaşıldığı kadarıyla her devrin insanının farklı formlar üzerinden sorununu bize göstermektedir. Bu sebeple mevcut durumu “insanın kendisine esareti” şeklinde adlandırabiliriz.

Bir gün bir AVM’nin elektronik ürünler satan bir mağazasına girmiştim. Zemin katın altındaydı. Biraz akşam üstü gibi bir vakitteydi. Mağazanın içinde ışıklar olabildiğince azdı. Fakat yerden tavana kadar farklı ekran boyutlarında televizyonlar üste üste ve yan yana sıralanmışlardı. Üstelik hepsinde aynı kanal açılmıştı. Televizyon yayını devam ederken renkler değişiyor ve o loş ortamda renk geçişleri müthiş bir cümbüş oluşturuyordu. Bir anda büyülü bir dünyanın içinde olduğum hissi bende uyandı.

O anda aklıma Hz. Musa (AS) ve sihirbazlar arasındaki olay geldi. Sihirbazlar aslında o dönemin bilimselliğini temsil etmekteydi. Bilindiği üzere geçmişte simya da bir ilim olarak önemsenmekteydi.(Her dönemi kendi koşulları içinde değerlendirirsek, bu tür değerlendirmeler yapmamız mümkündür.) Sihirbazlar ellerindeki ip ve değnekleri yere atmakta ve onlar yerde aktif olarak hareket etmekte idiler. Sihirbazlar gerçekte yaptıkları işin bir göz boyamadan ibaret olduğunu çok iyi biliyorlardı. “Gerçekliğin” bu olduğunu kitlelere göstermeye çalışıyorlardı.
Doğrusu bu oyunu Hz. Musa asasıyla bozdu. Bu bağlamda gerçekliğin kaynağının aşkına olan uzantılarını gündeme getirdi ve yegane hakikatin Allah (CC) olduğunu vurguladı. İnsanlar ne zaman gerçekliğe dair bir adım atmaya çalışsalar, hemen “cambaza bak” oyunuyla renkli ve cezbedici olana dikkat çekilir. Bir anlık gerçeklikten uzaklaşma, insan sorgulamadığı sürece gerçekliğe sürekli ilgisizliğe dönüşmektedir.
Hz. Peygamber’in (SAV) bir duasıyla bitirelim: “Allah’ım ! bana hakikati olduğu gibi göster.”

TCMB faizi:

TCMB Para Politikası Kurulu, politika faizi olan bir hafta vadeli repo ihale faiz oranını beklentiler doğrultusunda yüzde 9 düzeyinde sabit tuttu.

Geçen ay yayımlanan toplantı metnindeki yeterli düzeyde ifadesi nedeniyle faiz oranının bir süre daha yüzde 9’da sabit kalacağı öngörülüyordu. Ancak bu ifade Ocak ayı karar metninden çıkarıldı. Bu durum da faiz indirimi döngüsünün yeniden başlayacağı beklentisini güçlendirdi.

Ocak ayı toplantı metninde ilave edilen ifadelerden biri de…yılın son çeyreğine dair göstergeler ise zayıflayan dış talebin etkisiyle büyümedeki yavaşlama eğiliminin iç talepteki görece güçlü seyir ile telafi edildiğine işaret etmektedir…oldu.

2022’nin ilk üç çeyreğinde güçlü bir büyüme gerçekleşmişti. 2022 yılının son çeyreğinde ise başta sanayi üretimi olmak üzere öncü göstergelerde ivme kaybı gözlemlenmişti. Ancak 2023 yılının ilk çeyreğinde hem asgari ücret zammı hem EYT düzenlemesi iç talepte belirgin bir artışa neden olabilir. Bu da bu yılın ilk çeyrek büyüme rakamlarına pozitif yönde yansıyacaktır. Öte yandan iç talepteki bu artış baz etkisiyle düşüş eğilimine giren enflasyon oranını ve cari açığı olumsuz yönde etkileyebilir.

Kör kadının sağır kızı bile TCMB’nin döviz kurunu sabit tutmak için elindeki tüm kanuni yetkileri kullandığını, hatta işinsanları ve bankalara telefon açarak “niye döviz aldın?” diye hesap sorduğunu biliyor.

Enflasyonun tsunami dehşetiyle esip, cari açığın milli gelirin %5’ni ziyadesiyle aştığı hiç bir ülkede para birimi bu denli sabit kalmaz, Dolar ve Euro’ya karşı değer kaybeder. Tekstilcilere sorun bakalım, dolar/TL kuru 23-24 olmazsa, kaç milyar dolar ihracat kaybedeceğiz?  Kaç yüzbin çalışan işinden olacak? 

Kaybolan yıllar ve üçüncü tek adam:

Yirmi yıldır iktidarda olan ‘ikinci tek parti yönetimi’, vaat ettiklerinin hiçbirini yapmadığı halde yapmış gibi davranıyor. Halkın isteklerini vaat haline getirip sonra halka vaat ettikleri halde hiçbirini gerçekleştirmemiş olmaları halkın sözünün geçersizliğini kanıtlıyor.

‘İkinci tek parti yönetimi’, yirmi yıllık iktidarında gele gele ‘tek adam tek zihniyet’e geldi. ‘Tek adam’ aslında ‘üçüncü tek adam’dır (birinci tek adam ve ikinci tek adam kimlerdir biliyorsunuz. 1.tek adamın kıymetini son 20 yılda daha iyi anladık. Meğer ne büyük adammış. Bir daha zor gelir. Belki tek kötü özelliği varmış: Merhametliymiş. Hem de çok merhametli. Az katı yürekli olsa belki daha rahat olurduk şimdi.). ‘Üçüncü tek adam’ ipleri kendi eline aldı fakat devlet işleri yürümez hale geldi. Bakan denilen beyefendiler kendi işlerini yapmak yerine ‘emir buyurması’nı bekledikleri için ülkede hiçbir iş zamanında yapılmıyor hiçbir iş yolunda gitmiyor. Ekonomi berbat ama ilgili bakan ‘buyruk’ bekliyor. Düzeltmek için kılını kıpırdatmıyor. Eğitim berbat ilgili bakan ‘buyruk’ bekliyor. Adalet berbat ilgili bakan ‘buyruk’ bekliyor. Kaç tane bakan varsa hepsi ‘emir buyurması’nı bekliyor. Valiler ve devlet kurumlarının genel müdürleri de ‘emir buyurması’nı bekliyor. İş yapması gerekenler ‘buyruk sırasında’ olunca işler de gerektiği gibi yürümüyor. Bakanlar kendi alanlarıyla ilgili açıklamayı bile yapamıyor. ‘Üçüncü tek adam’ devlet işlerinin hangi birine yetişebilir, bir kişi tek başına her işi gerektiği gibi nasıl düşünebilir düşünemez. Bunun mümkünü yok.

Antalya’daki Türkler:

Antalya’da yaşayan bir Ukraynalı iki paylaşım yapmış; “Türkler bize yabancı derler.
Antalya’da zaten Türkler yabancı oldu.”
Antalya’da Rus ve Ukraynalı mahalleleri oluşmaya başladı.
Türkler azınlık oldu da diyebiliyorlar maalesef. Bu paylaşım, acı gerçeği haykırmakta.
Lakin biz Türkler için beyaz ırk olunca,
Bütün ırkçı söylemlerimiz şifa bulmakta. Onlar gözümüze batmamakta.
Hatta memnun kalmaktayız, ülkemizi tercih etmelerinden.
Daha fazla sekülerlerimiz için,
Onlar can simidi bile.
Şarkın kumaşı ile bezeli bu halkı dönüştürmek için,

Daha iyi fırsat olabilir mi?
Gelsinler ve kadim kültürlerini bu memlekete yaysınlar. 

Son söz: Evet, seçimler yaklaştıkça yani seçim kaybetme korkusu yürekleri bastıkça yapılan açıklamalar akıl almaz bir hale geliyor. Hiçbir seçimde muhalefete yeter denildiğine biz bugüne kadar tanık olmadık. Şayet yeter denilecekse bu ancak iktidara denilebilir.

Not 1: Toplam ekonomik büyüklük olarak 2022 itibariyle 844 milyar dolarlık gsmh ile dünyada 22. sıradayız yani aslında artık G20'de değiliz. Üretimi değil tüketimi teşvik edici ekonomi politikalarıyla bu düşüş maalesef önümüzdeki yıllarda da sürecek.

Not 2: Aşkımız ne güzeldi/ Bittiğinde anladım/ Pişmanlıklar faydasız/ Gittiğinde anladım/ Seni çok sevdiğimi/ Kalbimdeki yerini/ Ben senin değerini/ Gittiğinde anladım. ( Aşkın Tuna)

Not 3: Eski Türkiye'de karne hediyesi olarak çocuklara bisiklet, atari vs alınırdı.

Yeni Türkiye'de karne hediyesi olarak çocuklara et alınıyor.

Not 4: 3. Havalimanımızı kıskanan Almanya'nın Volkswagen markası 2022'de 572 bin elektrikli otomobil satmış.

Yerli oto TOGG, 2030 yılına kadar toplam 1 milyon otomobil üretmeyi planlıyor.

5 modelin üretimi devreye girince yıllık üretim hedefi 175.000.

Not 5: Geçtiğimiz günlerde AKİT'ten kovulan Mehmet Özmen ifşalara başladı: "AKİT’in merkezinde FETÖ borsası kurdular. Osman Nuri Karahasanoğlu ve Serdar Uslu, FETÖ dosyalarını kapattığı iş adamlarından milyonlarlarca lira aldı."

Bir doktor arkadaşım, doktor bir arkadaşının için üyelikten verilen cezasının bozulup beraate çevrilmesi için 1 milyon lira istediklerini söyledi.

2023'te tarifeye yeniden değerleme oranında (%122,9) zam gelmiş olabilir.

Not 6: Kapsamlı bir vergi affı gelirse son 10 yılda 8'incisi olacak. Vergi afları ahlaki çöküntüyü kurumsallaştırıyor.

Not 7: Bir bütün olarak dünya bugün elli yıl öncekinden daha ilkeldir.

1984, George Orwell

Not 8: Eğer Parti'nin söylediği yalanları herkes onaylıyor, tüm kayıtlar aynı masalı anlatıyorsa o halde yalan tarihe geçiyor ve gerçek oluyordu.
1984, George Orwell

Not 9: Bağlılık, düşünmemek demektir, düşünmeye ge­rek duymamak demektir. Bağlılık bilinçsizliktir.

1984, George Orwell

Not 10: “Ayaktakımı öyle aşağılık bir yaratıktır ki boş vakti kalırsa tehlike arz eder; onu düşünemeyecek kadar meşgul tutmak daha güvenlidir.”

George Orwell

Not 11: “İnsanın küçük şeylere hassasiyeti ve büyük şeylere karşı kayıtsızlığı: Tuhaf bir altüst oluşun resmidir.“ 

Düşünceler, Blaise Pascal

Not 12: Zaman zaman insanlara karşı aldırışsız ve soğuk oluşumuz, katılık ve huysuzluk olarak yorumlansa da, çoğu kez yalnızca ruh yorgunluğudur.
Bu durumdayken başkaları ve kendimiz de, bize önemsiz yada can sıkıcı gelir.

Not 13: Şüphesiz hepimiz aynı gemideyiz ama… Devamı gemideki alt güverte yolcularından gelsin; Aynı gemideyiz ama siz sürekli üst güvertedesiniz. Aynı gemideyiz ama siz farklı göğe bakıyorsunuz.
Aynı gemideyiz ama servis edilen yemekler farklı. Aynı gemideyiz ama kürek çeken hep biz oluyoruz. Aynı gemideyiz ama tekne batınca aynı denizdeyiz. Aynı gemideyiz ama seni filikan bekler bizi simit.
Aynı gemideyiz ama sizin masanızda olamıyoruz. Aynı gemideyiz ama buzdağını göremeyen sizsiniz. Aynı gemideyiz ama neden nimet size külfet bize?

Not 14: Sarıyer’den Beylikdüzü’ne giden bir kadının feryadına kulak verelim; “55 liraya gittim, 55 liraya döndüm. 110 liram işe gidip gelirken harcandı. Ayda 25 gün aynı çile ve toplamda 2 bin 750 lira yol parası…” Sahi bu yol nereye gider? Daha doğrusu bu külliyetli yol parasıyla nereye kadar gidilebilir ki?
Evine yakın ya da yürüme mesafesinde olanlar, çok şanslı insanlar. Fakat metropollerde bu şanstan uzak milyonlarca çalışan var ve yol parası bel büküyor. Kamu ulaşım araçlarına gelen zamlar yetmezmiş gibi yoğun trafiğin çilesini çekmek; yaşanılası hayatları dahi zehir zemberek tada getiriyor.

Not 15: Kooperatiflerin kurduğu sitelerin kuruluşunda genelde; “dar gelirliler başlatır fakat zenginler” bitirirdi. Şimdi benzer olgu, enflasyondan katlarca fazla aidatlarda yaşanıyor. Bazı siteler; “aidatı ödeyemiyorsan sat, git” kolaycılığında iken bazıları da sabit gelirli komşuları için destek veya devlet çözümü arayışında…         
Unutulmasın ki sitenin patronu, burada yaşayanlardır ve hali vakti yerinde olanlar ödeyebiliyor diye dar gelirli veya emeklileri siteden taşınmaya zorlamak, enflasyonun bozduğu ahlakın tezahürüdür. Aidat zulmü, “komşusu açken uyuyan bizden değildir” düsturunu aklımıza, vicdanımıza getirmelidir.

Not 16: DİN değişir.

Eski usül DİN sevmiyorsan, yeni usül DİN verirler sana.

DİN, kitleleri kontrol yöntemidir. Çünkü, kitlelerin IQ seviyesi düşüktür.

Not 17: Şu anda iktidarı korkutan iki isim var;

- Ekrem İmamoğlu
- Ümit Özdağ

Diğerleri zaten SARI MUHALEFET.

Yorumlar (0)