Jackson Hole toplantısında ABD Merkez Bankası (Fed) Başkanı Jerome Powell’ın verdiği mesajlar, piyasalara para politikasının yönü konusunda önemli ipuçları sundu. Powell, enflasyondaki dirençten ziyade işgücü piyasasındaki kırılganlıklara odaklanarak “önceliğin istihdam” olduğu izlenimini verdi. Temmuz ayında sadece 35 bin yeni istihdam yaratılması, 2024 ortalamasının çok gerisinde kaldı ve bu durum Fed’in faiz politikasında yön değişikliğine kapı araladı. Göçmen girişinin durma noktasına gelmesiyle işgücü arzı hızla daralırken, özellikle tarım ve inşaat sektörlerinde ücretlerin yukarı yönlü baskılandığı görülüyor. Bu tablo, ücret enflasyonu ile büyüme kaygıları arasında sıkışan bir Fed portresi ortaya çıkarıyor. ABD Gayri Safi Yurtiçi Hasılası (GSYH) büyümesinin yüzde 2,5’ten yüzde 1’e gerilemesi ve Ekonomik Politika Belirsizlik Endeksi’nin 250’den 430’a yükselmesi, yatırımcı algısında endişeyi artırıyor. Tüm bu belirsizlik ortamında güvenli liman arayışları yeniden hız kazandı; ancak bu kez alışılmışın dışında hem altın hem de Bitcoin aynı anda rekor seviyelere yöneldi. Altın 3.300 doları test ederken Bitcoin 90 bin doları aştı. Tarihsel olarak birbirine zıt hareket eden bu iki varlığın birlikte yükselmesi, finansal sistemin klasik dinamiklerinin değiştiğini gösteriyor. Yatırımcıların hem güven arayışı hem de spekülasyona yönelimi, küresel piyasalarda yeni bir dengesizlik dönemini işaret ediyor.
Avrupa cephesinde, Almanya IFO İş Dünyası Güven Endeksi’nin 89’a yükselmesi, iş dünyasının gelecek döneme dair temkinli de olsa iyimserleştiğini ortaya koydu. Ancak mevcut ekonomik koşulların hâlâ zayıf olması, bu yükselişi sınırlı bir toparlanma işareti haline getiriyor. Avrupa Merkez Bankası (AMB), enflasyonun yüzde 2 hedefine yaklaşmasına rağmen faizleri yüksek tutmakta ısrarcı. Bu strateji, fiyat istikrarını koruma yönünde güven verici olsa da büyümeyi baskılayan bir unsur olarak öne çıkıyor. Avrupa sanayisi için asıl tehdit ise Çin’in ucuz ihracatı. Özellikle orta-yüksek teknoloji segmentinde fiyat rekabetinin artması, Avrupa firmalarının kârlılıklarını aşındırıyor. Bu nedenle Avrupa’nın hem enerji hem de teknoloji yatırımlarında maliyet avantajını artıracak adımlara ihtiyaç duyduğu açık. Sonuç olarak Avrupa, enflasyonu kontrol altına alırken büyümeyi korumakta zorlanan, dış baskılarla mücadele eden bir denge arayışı içinde.
Asya tarafında Japonya dikkat çekiyor. Ücret artışlarının büyük şirketlerden orta ölçekli işletmelere yayılması, uzun yıllardır süregelen deflasyonist beklentilerin kırıldığını gösteriyor. İç talebin canlanma potansiyeli, Japonya Merkez Bankası’nı faiz artırımı sinyali vermeye zorladı. Bu gelişme, ABD ve AMB’nin gevşeme yönünde adımlar attığı bir dönemde, Japonya’nın tam tersine sıkılaşmaya yönelmesi anlamına geliyor. Küresel para politikalarında yaşanan bu ayrışma, sermaye akımlarını yeniden şekillendirebilir. Yatırımcılar daha yüksek getiri için Japon varlıklarına yönelirken, bu durum gelişmekte olan piyasalara yönelen fonları da etkileyebilir. Özellikle carry trade üzerinden sermaye hareketleri artarken, Türkiye gibi gelişen ekonomiler bu dalgalanmalardan doğrudan etkilenebilir. Carry trade, düşük faizli bir para biriminden borçlanıp, bu parayı yüksek faizli bir para biriminde değerlendirerek aradaki faiz farkından (getiri farkından) kazanç elde etme stratejisidir. Japonya’nın yıllar sonra farklı bir para politikası rotasına girmesi, küresel finansal sistemin alışılmış dengelerini değiştiren bir gelişme olarak kayda geçiyor.